TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN ŞEKİLLENMESİ

(1923-1938 DÖNEMİ)

Türkiye Cumhuriyeti’nin 23 Nisan 1920’de TBMM ile başladığı ifade olunmakla beraber devletin ilk yarım asrına şekil veren düzenlemelerin cumhuriyetin ilanını takiben yapıldığı açıktır. Saltanatın kaldırılmasıyla başlayan ve hilafetin kaldırılmasından sonra birbiri ardına yapılan hukuki, siyasi ve kültürel düzenlemeler ile yeni Türk devletinin şekli berraklaşmıştır. 

Yeni Anayasa Rejimi: 1924 Anayasası

23 Nisan 1920 tarihinde fiilen kurulan Yeni Türk Devleti’nin Millî Mücadele’yi yürüttüğü sırada kabul ettiği Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, adım adım gerçekleştirilmeye çalışılan devlet yapısının ana ilkelerini ortaya koymaktaydı. 23 maddelik özet Anayasa’nın, temelleri ile çelişmeyen Osmanlı Kanun-ı Esasisinin maddelerini de yürürlükte addetmesi, bu Anayasa’nın geçiş dönemi ihtiyacını karşılamayı amaçladığının da göstergesiydi. Cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılmasından sonra bütün gücü ile devleti ve milleti çağdaş uygarlık düzeyine çıkaracak düzenlemelere girişen yönetim, yeni ihtiyaçlara cevap verecek, kurulan sistemi ebedîleştirecek daha kapsamlı bir Anayasa ihtiyacı içindeydi. Nitekim 20 Nisan 1924 tarihinde yürürlüğe giren Anayasa zaman içinde geçireceği düzenlemelerle birlikte 1960’a kadar yürürlükte kalacaktır.

Devletin cumhuriyet vasfının değiştirilemeyeceğini, bunun teklif dahi edilemeyeceğini ilk madde olarak alan yeni Anayasa, millî egemenliği devletin ve sistemin temeli olarak kabul etmiştir. Yasama ve yürütme kuvvetini elinde tutan meclis, yürütme fonksiyonunu her zaman denetimi altında olacak bir hükûmete vermiştir. Yargı millet adına bağımsız mahkemelere verilmiştir. Anayasa kanun karşısında eşitlik ilkesini öne çıkararak din, vicdan, söz, yayın, seyahat çalışma ve mülk edinme hürriyeti gibi klasik insan hukuku esaslarını garanti altına almaktadır.

Anayasa, “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk denir” ibaresiyle Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tarifiyle uyum içinde bir kimlik oluşturmuştur. Türk İnkılabının gelişme seyrine paralel olarak devletin dinî hususu 1928’de, temel özellikleri ise 1937’de Anayasa’daki yerini alacaktır.

1923-1938 DÖNEMİNİ ŞEKİLLENDİREN SOSYAL VE EKONOMİK YAKLAŞIMLAR

Atatürk çeşitli konuşmalar ve demeçlerle, eski sistemin çürümüş, milletin beklentilerini karşılamayacak bir hâlde olduğuna işaret etmekteydi. Mecliste, bu makinenin ıslahına çalışıldığını, kanunlarla, halkın mahallî ölçülerde de olsa idareye alıştırılmak istendiğini bildirmekteydi. Ülke içindeki politikalarda, halkçılık yani, “milleti bizzat kendi mukadderatına hakim kılmak” esasını her vesileyle gündeme getiriyordu. Bütün bunların yanında Osmanlı Devleti’nde padişahların, bilhassa II. Mahmud’un yaptığı ıslahata dikkat çeken Atatürk, taklitçilik yapıldığına ve karışıklığın devam ettiğine işaret ederek, esasın milletin anlayışına bağlı olduğunu ifade etmiştir.

Dolayısıyla, alınacak bir şeyin saadet getirmesi için kullanılacak vasıta ve sebeplerin milletin ruhundan çıkması gerekecekti. Kısaca, mesele şekil değil, anlayışa bağlı olarak değişecekti ki bunun için gereken tedbirlere hemen girişildi. Nitekim milletin maddi ve manevi kuvvetlerini geliştirecek tedbirlere başvurulmak gereği bizzat Mecliste ifade edilmişti. Bunların başında eğitimi, toplumun meşruiyet kaynağı dinin ve yapılacak işlerin geçerlik kazanmasındaki en önemli müessese olarak Meclisin istenilen işlevleri yerine getirmesini sağlamak gerekmekteydi. Burada bu üç konuya ait birer örnek vermekte fayda vardır.

Eğitim anlayışı:

Hükûmetin en mühim vazifesi olarak eğitimi gösteren Gazi Mustafa Kemal, milletin hâline, ihtiyacına, asrın gereklerine uygun bir eğitimin lüzumunu belirtmiştir. Yetişecek nesillere, her şeyden önce, “Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, millî geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmesi gerektiği öğretilmeliydi”. Temelde “mevcut cehaleti izale etmek” yani okuma, yazma, vatanı, milleti, dinî, dünyayı anlayacak kadar coğrafi, tarihi ve ahlâkî malûmat vermek ilk aşamayı teşkil edecekti. Bunun bir ileri aşaması memleketin muhtaç olduğu çeşitli hizmet ve sanat erbabını yetiştirmek ve yüksek tahsile aday hazırlamak için orta tahsilde ameli ve tatbiki eğitim verilmeliydi. Böylelikle millî kültürün yükseltilmesi gerçekleşecektir. Bütün bunların yanı sıra kadınlarımızın da aynı tahsil devrelerinden geçerek yetişmeleri bir esas olarak tespit edilmişti.

Türk ve İslam milletlerinin ilim, kültür, sanat ve teknoloji sahasındaki geri kalmışlığı ve neredeyse tamamının emperyalist güçlerin sömürgesi hâline gelmesindeki en önemli etkenin eğitim ve öğretimdeki yetersizlikten kaynaklandığını düşünen Mustafa Kemal, istiklal harbinin en sıkışık zamanları olan Kütahya Altıntaş Muharebeleri sırasında maarif kongresi toplayarak eğitime verdiği önemi göstermişti. Burada yeni devletin uygulayacağı eğitim politikaları için öğretmen ve müfettişlerin görüşlerini alan yönetim son derece kısıtlı imkânlara rağmen eğitimin geliştirilmesini ön plana almıştır.

Bu anlayışla, ilköğretimin devlet okullarında parasız ve mecburi oluşu 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda da yerini almış, 1924-1925 öğretim yılında 5 yıla indirilen ilköğretim aynı yıl karma hâle getirilmiştir. İlköğretim 1973 tarihli Millî Eğitim Temel Kanunu ile 8 yıla çıkarılmış ancak uygulama 1997-98 döneminde zorunlu hâle getirilmiştir. 2000’li yıllarda zorunlu ilköğretim süresi 12 yıla çıkacaktır.

Nüfusun 1/4’ünün yaşadığı köylerde okullaşma oranı son derece yetersizdi. %90 oranında okul ve öğretmensiz olan köylerdeki ilkokullar ancak 1939 yılında 5 yıla çıkarılabilmişse de genellikle okul ve öğretmen sıkıntısı devam etmiştir. Nitekim 1970’li yıllara kadar köylerde ilk üç sınıf tek sınıfta ve birlikte, 4. ve 5. sınıflar bir arada eğitim alabilmişlerdir.

Öğretmen eksikliğini gidermek için Mustafa Necati Bey’in bakanlığı sırasında girişilen faaliyetler onun ölümü ve 1929 dünya iktisadi buhranı ile kesintiye uğramıştır. Saffet Arıkan’ın bakanlığı sırasındaki tespit ve önerileriyle Atatürk’ün direktifleriyle 1936’da başlatılan eğitmen kursları vasıtasıyla on yılda 8543 öğretmen yetiştirilerek 6598 okul açılmıştır. Köylerde eğitimin geliştirilmesi için başlatılan bu projenin başarısı üzerine açılmaya başlanan köy öğretmen okulları 1940’ta açılacak olan Köy Enstitülerinin de ilham kaynağı ve ilk örneği olacaktır.

BİLGİ: 1936 yılında Millî Eğitim Bakanı Saffet Arıkan döneminde köy okullarına öğretmen yetiştirmek amacıyla açılan kurslardır. Askerliğini erbaş olarak yapan ve okuma yazma öğrenen köy çocukları sekiz aylık bir eğitimden sonra az nüfuslu köylere öğretmen olarak atanıyorlardı.

KİTAP: Atatürk dönemi eğitim ve öğretmen yetiştirme çabaları hakkında geniş bilgi almak için Cemil Öztürk tarafından yazılan Atatürk Dönemi Öğretmen Yetiştirme Politikası, Ankara 1996, adlı kitabı okuyabilirsiniz.

Çocuklara iyi bir vatandaş olmada gerekli bilgi ve becerileri kazandırmayı ve hayata hazırlamayı hedef alan ilköğretimde 2000’li yıllara gelindiğinde %80’in üzerine çıkan bir oran elde edilebilmişse de kız çocuklarının eğitiminde hâlen sıkıntılar vardır.

1924’te başlayan orta okul uygulamalarında orta mektepler, liseler, ilk muallim mektepleri ve Köy Muallim Mektepleri yer almaktaydı. Türk gençliğinin inkılabın esaslarına göre yetiştirilmesi düşüncesinin uygulama yeri olan orta eğitimde Türkçe, tarih coğrafya, yurt bilgisi, sosyoloji gibi sözel derslerde Cumhuriyet vatandaşlığı bilinci verilmesine özel önem verilmekteydi. Bizzat Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’te Vatandaş İçin Medeni Bilgiler gibi ders kitaplarının hazırlanmasında doğrudan hizmet etmişti. Bu okullarda fen ve sosyal derslerin yanı sıra bir batı dili, resim, müzik, beden eğitimi gibi kültürel dersler verilmekteydi. Orta öğretimde 1955’ten itibaren yabancı dil ağırlıklı kolejler ve 1975 yılından itibaren Anadolu liseleri uygulamaları başlamıştır. Fen liseleri ve 2000’li yıllarda sayıları artmaya başlayan sosyal bilimler liseleri ise bu aşamada da öğrenci ilgisi ve yeteneğine göre bir ayrımın ortaya çıktığını göstermektedir.

BİLGİ: Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan ve Cumhurbaşkanlığı umumi kâtibi Tevfik Bıyıklıoğlu’nun yardımlarıyla hazırlattığı, devlet, demokrasi ve vatandaşlık gibi temel hususlardaki görüşlerini yansıttığı, okullarda gençlere vatandaşlık bilgisi vermek üzere hazırlanan ders kitabı.

Mesleki ve teknik eğitim 1926’dan itibaren Cumhuriyetin öncelikli konuları arasında yer almıştır. Bir yandan yabancı uzmanlar görevlendirilerek ülkenin ihtiyaçları belirlenmeye çalışılırken çok sayıda öğrenci de yurt dışına gönderilmiştir. Ticaret, sanat, din, sağlık, endüstri ve teknik alanlarda açılan okullarda ülkenin genellikle ara eleman ihtiyaçlarının karşılanması hedeflenmiştir. 1933 yılına kadar valilik ve belediyelerin sorumluluğunda olan meslek ve sanat okulları bu tarihten itibaren Maarif Vekaletinin idaresine verilmiştir.

Meslek liseleri olarak açılan İmam-Hatip okullarının yüksek öğretime geçişleri 1970’li yıllardan itibaren ülke gündemini sıklıkla işgal eden bir konu oldu. Bilindiği üzere Tevhid-i Tedrisat kanunu gereği medreselerin kapatılması üzerine hükûmet yine kanunda görülen dinî eğitim kurumlarını hayata geçirdi. Bu çerçevede Darülfünun içinde bir İlahiyat Fakültesi ile ülke genelinde 29 İmam ve Hatip okulu açılmıştır. Fakat devlet benimsediği laiklik anlayışı gereği bu okullara yaptığı maddi desteği 1928’de çekti. Okulların ihtiyacını karşılayacak maddi destek toplumsal olarak da sağlanamadığı için büyük sıkıntı yaşayan okullar 1931-32 döneminde öğrenci yokluğundan kapandı. İlahiyat Fakültesinin de 1933 Üniversite reformu ile İslam İncelemeleri Enstitüsüne dönüştürülmesinden sonra ülkede din eğitimi veren kurum kalmadığı gibi din dersi de aynı anlayışla 1927’de ortaokul, 1930’da ilkokulların programlarından çıkarılmıştır. Sadece beşinci sınıf öğrencilerinin velilerinin istemesi hâlinde haftada bir ders verilmesi söz konusu olmuştur.

Osmanlı Devleti’nden devralınan en yüksek eğitim kurumu Darülfünundur. Millî Mücadele sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisine destek veren, Mustafa Kemal Paşa’ya ve İsmet Paşa’ya fahri doktora veren Darülfünun’un ülkede gerçekleştirilen siyasi ve sosya düzenlemelerde destek vermemesi, adeta tarafsız kalması kurumu idari ve ilmî manada yetersizlikle eleştirenlerin yanına siyasileri de katmıştır. 1932’de getirilen Prof. Albert Malche’in hazırladığı rapor doğrultusunda köklü reforma ihtiyaç duyularak 1933 yılında 2252 sayılı kanunla Darülfünun kapatıldı ve İstanbul Üniversitesi kuruldu.

Bu düzenleme ile mevcut öğretim kadrosundan 71’i profesör olmak üzere 157 akademisyen çıkarılmıştır. Tıp, Hukuk, Fen ve Edebiyat Fakültelerinden ve bunlara bağlı çok sayıda Araştırma ve İnceleme Enstitülerinden oluşan yeni Üniversitenin 180 kişilik kadrosunda 42 de yabancı bilim adamına görev verilmişti. Edebiyat Fakültesine bağlanan Yabancı Diller Mektebi, İslam Tedkikleri Enstitüsü, Türk İnkılap Enstitüsü, Coğrafya Enstitüsü, Türk Arkeoloji Enstitüsü, Hukuk Fakültesine bağlı, Millî İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü gibi araştırma kurumları vasıtasıyla Türk İnkılabının ideolojisinin yapılacağı beklentileri seslendirilmiştir.

KİTAP: Üniversite reformu hakkında etraflı bilgi almak için Ali Arslan tarafından hazırlanan Darülfünundan Üniversiteye, Kitabevi Yayınları, İstanbul 1995, adlı çalışmayı okuyabilirsiniz.

Üniversite reformuna paralel olarak Ankara’da 1936’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuştur. Fakülte Atatürk’ün söz konusu alanlardaki büyük desteğiyle gelişen bilimsel araştırma ve yayınlar vasıtasıyla toplum bilincine büyük katkılar sağlamıştır. Bu fakülte 1930’lu yıllarda yine Ankara’da kurulan Ziraat, Tabii İlimler fakülteleriyle Ankara Üniversitesinin temelini oluşturacaktır. Nitelikli ve yeterli sayıda öğretim üyesinin sağlanmasında sıkıntılar yaşansa da 21. yüzyıl üniversitelerin Türkiye’nin bütün illerine yayıldığı bir gelişme asrı olmaya aday görünmektedir. Bununla birlikte Üniversite yönetimi Türkiye’de üzerinde bir türlü uzlaşılamayan bir konu hâlinde siyaset ve toplumun gündemini meşgul eden bir konu olmaya devam etmiştir. 1980 Askerî Darbesi’nden sonra çıkarılan 2547 sayılı kanun ile oluşturulan Yüksek Öğretim Kanun ve Kurulu üniversite hocaları kadar öğrenciler tarafından da devamlı eleştirilere maruz kalmasına karşın bir çok maddelerinde değişiklikler yapılarak yürürlüğünü 2000’li yıllarda da devam ettirmiştir.

Din anlayışı:

Milletin bilgilendirilmesinin yanı sıra gelişmelerin de kontrolden çıkmaması için gözetilen unsurlardan birisi de dindir. Yapılan ve yapılacak düzenlemelere zemin teşkil etmesi bakımından önceliği din konusuna veren Atatürk’ün, daha işin başında temel düşüncelerini ifade ettiğini ve bunun anlaşılabilirlik temeline dayandığını görüyoruz. Cami ve mescitlerden halkı aydınlatıp yol gösterecek mesajlar verilmelidir. Bu mesaj “halkın anlayabileceği lisanla” ruh ve dimağa hitap olunmakla verilecek, böylece “ehl-i İslâm’ın vücudu canlanacak, dimağı şahlanacak, imanı kuvvetlenecek, kalbi cesaret” bulacaktır. Halkın anlayacağı dilden yapılan konuşmaların kötüye kullanımı mümkün olmayacak, binaenaleyh inkılaplara karşı dinî kullanarak muhalefet etmenin önü alınmış olacaktı.

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, klasik devlet yapısı ve kurumlarının değişmesine paralel olarak anlayışın da değiştiğini önceki dönemin belirleyici unsurları olan din, ordu, toplum ve idarenin dünya görüşündeki yeni yaklaşımları sürecin başında ortaya koymuştu. İdari, siyasi ve kültürel anlamda Türk tarihinde son derece önemli bir değişim ve dönüşüme işaret eden bu esasları dört madde hâlinde sıralayabiliriz.

  1. Mensubu olmakla mutluluk duyduğumuz İslam dinini siyaseti hayatın bir parçası olmaktan kurtarmak gelmekteydi. Kutsal inanç ve vicdani duyguların her zaman farklı şekillerde ortaya çıkan kişisel ve siyasal çıkarlara alet edilmesinin önüne geçilmeliydi. Milletin saadeti buna bağlıydı.
  2. Ülke hayatında orduyu siyasetten ayırmak ilkesi cumhuriyetin daima dikkate aldığı ve alacağı bir esastır. Ordular vatanın güvenilir bekçisi olarak milletin saygı duyduğu gerçek işinde kuvvetli olacaktır.
  3. Dünya görüşünde değişim zorunludur. Yaşanan bütün bu değişimin tabii ve zorunlu neticesi olarak toplum hayatını düzenleyecek bütün kanunların ilhamını hayatta alacaktır. Toplumun ihtiyaçlarının değişmesi ve gelişmesiyle paralel olarak kanunlar da değişecek ve gelişecektir.
  4. Toplumun sosyal yapı çimentosu olarak milletin fertlerini birbirine bağlayan ortak değer olan dinî ve mezhebî ilişki yerine Türk milliyeti bağı esas alınmıştır.

Bütün bu değişim ve dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için kullanılacak yöntemler de çağdaş olmalıdır. Toplumu, hayatı ve devleti ilgilendiren her hususta ilmi yöntemlerin kullanılmasında ısrarcı olan Atatürk, ilim ve fenni herkes için istemektedir. Cumhuriyetin sonsuza kadar yaşamasını “fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek ahlaklı” nesillerin yetiştirilmesine bağlı gören Atatürk, bu görevi verdiği öğretmenlere “ilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız” diyerek, bu hususta hiçbir kayıt ve şart tanımadığını vurgulamaktadır. Dünyadaki her şey için, medeniyet için, başarı için, hatta savaş meydanlarında galip gelebilmek, canlı kalabilmek için en hakiki yol göstericiyi ilim ve fen olarak belirleyen Atatürk, Millî Mücadele’nin askeri başarılarının “orduların sevk ve idaresinde ilim ve fen esaslarını gözetmekten” kaynaklandığına dikkat çekmektedir. İlim ve fennin “yaşadığımız her dakikadaki gelişimini idrak etmek ve ilerlemesini zamanında takip etmek şartı” Atatürk’ün ilim anlayışında taklitçilik değil, ilme sahip olmanın esas alındığını, toplumun ilme aşina, her an onun ürünleriyle hemhâl olan bir yapı olarak anlaşıldığını göstermektedir.

Saltanatın kaldırılmasından sonra cumhuriyetin ilanı ve hilafetin de kaldırılmasıyla büyük değişimin ilk adımı atılmıştı. Bundan sonra aynı istikamette eski ile ilgisi olmayan bir anlayış ve toplum yaratma mücadelesine girişilmiştir. Bu yeni dönemde;

  1. Atılan adımların muhafazası için belli bir süre ancak kontrollü muhalefete izin verilebileceğini göstermiş,
  2. Askerî zaferden sonra mutlaka eğitim, iktisat ve kültür alanında yeniliklerle kazanımların takviyesini hedeflemiştir. Bu yeniliklerin kısa sürede, hızlı bir şekilde, köklü mahiyette gerçekleştirildiğini, kısaca radikal bir üslup takip edildiğini belirtmeliyiz. II. Mahmud’dan itibaren başlayan, parça parça ve tereddütlü yenileşme adımlarının yerine kararlı, meseleyi temelden ele alan bu anlayış, değişimi sadece müessese seviyesinde bırakmadan fikri inkılabı da beraberinde getirecektir.
  3. Bu önemli hedefe mümkün olan en kısa sürede ulaşmak için, değişimin motor gücü olan Meclisin kontrol edilip yönlendirilmesi ve halkın en önemli dinamiklerinden dinin kontrolünden vazgeçilmemesi lüzumlu görülmüştür.
  4. Muhaliflerin dini suistimaline karşı dinî metinlerin ve ibadetin Türkçeleştirilerek insanların dinlerini anlamasının gerekliliğine işaret edilmiştir.
  5. İnkılabın temellerinden en önemlisini oluşturan hukuk anlayışında da değişim gerçekleştirilmiştir. Bu değişim yalnızca yeni bir kanun ithal etmekten çok daha fazla ve şümullü bir tarzda planlanmıştır. Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışı ile sadece görünüş ve şekil değil akıl ve anlayış bakımından, kanunlar ve hukuk adamlarıyla mevcut kazanımları izah edecek ve müdafaa edecek tedbirler alınmaya çalışılmıştır. Yeni hukuk anlayışını oluşturacak hukukçuların yetiştirilmesi millî bünyeye uygun düzenlemeler için esas oluşturacaktı.

Askerî zaferi;

Eğitim, iktisat ve kültürel yönden desteklemek gerekmektedir. Halkın her şeyden evvel temel ihtiyaçlarının giderilmesi işindeki iyileşmeye bakacağı gerçeği ile Atatürk, getirilen yeniliğin maddi ve fikri desteklerle ayakta tutulması gereğinin farkındadır. Bunun için ilk adımda eğitimin “maddi hayatta muvaffak olmayı temin eden” günlük hayatta geçerli ve kullanışlı olması”, savaşta cephede ön safta yer alan subayların eğitim ordusunda da görev yapması esas alınmıştı. Muhtemeldir ki vatandaş Cumhuriyet devri eğitiminden maddi hayatında yararlanırsa sistemi daha iyi değerlendirecek, ona sahip çıkacaktır. Modern dünyada hakikaten millete kurtuluş temin edecek tek şey iktisadi ve kültürel gelişmeyi sağlamak olarak görülmüştür.

İktisadi hayat anlayışı: İdari, siyasi ve sosyal yapı için getirilen bu değişiklikler ekonomik hayatı da içine alacak şekilde genişletilmişti. Ekonomik bağımsızlık olmadan savaş meydanlarında kazanılan zaferlerin eksik kalacağının bilinci ile bu sahada da bir Millî Mücadele başlatılmıştır. Bu mücadele de bir misak (yemin) çerçevesinde örgütlenmek istenmiştir: Misak-ı İktisadi.

17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de gerçekleştirilen Türkiye İktisat Kongresi’nde Türkiye devletinin uygulayacağı ekonomik model tespit edilmeye çalışılmıştır. Ülkenin her yerinden ve ekonomik hayatın her sahasından temsilciler halkın temsilcileri olarak görülmüş, “Halkın sesi Hakkın Sesidir” anlayışı ile gerçekten millî ve milletin destek vereceği bir program yapılmaya çalışılmıştır. Burada kabul edilen Misak-ı İktisadi ile de ekonomik kalkınma sürecinde toplumun üstlenmesi beklenen üretici, yapıcı rol ortaya konmuştur.

BİLGİ: Türkiye İktisat Kongresi: 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında askerî başarıların nasıl ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılabileceğini görüşmek üzere çiftçi, tüccar, sanayici, işçi, amele, bürokrat, asker gibi toplumun her kesiminden 1135 delegenin katılımı ile yapılmıştır.

İktisadi yemin ile ortaya konan esaslara bakıldığında Türkiye’de fikir hayatının son iki yüzyılına konu problemleri, bunları hâlletmek için ortaya konan çıkış yollarını ve tekliflerin özünü içerdiğini söylemek mümkündür. Çalışma hayatından, dinî ilişkilere, siyasi idareden insan yetiştirme şekline, insan ilişkilerinden hayvan haklarına, ticaret, doğal kaynakların kullanımında israftan kaçınmaya, iş hayatında kooperatifçilikten idarede millî hâkimiyetin korunmasına, dil ve kültür politikalarına kadar pek çok husus âdeta formüle edilmişti. Buna göre:

  1. Türkiye halkı tahribat yapmaz imar eder.
  2. Türkiye halkı vakit, servet ve ithalatta israf yapmaz, kullandığını kendi üretir.
  3. Türkiye halkı hırsızlık, yalancılık ve tembelliğe düşmandır, faydalı yenilikleri severek kabul eder, mukaddesatına, vatanına karşı olanlardan nefret eder.
  4. Türkler her yerde hayatını kazanacak şekilde yetişir, irfan ve marifet aşığıdır.
  5. Taassuptan uzak dindarâne bir sağlamlık esastır. Kandili aynı zamanda kitap bayramı olarak bilir ve değerlendirir.
  6. Türk serbest çalışmayı tercih eder, tekelciliğe karşıdır.
  7. Türkiye halkı ormanlarını evladı gibi sever, orman yetiştirip madenlerini kendi işletir.
  8. Sağlıklı bir çoğalma ilk tercih olmalıdır. Sağlığı korumak, spor yapmak, hayvanları sevmek, cinslerini geliştirmek ve çoğaltmak için çalışır.
  9. Türk halkı yabancı sermaye düşmanı değildir. Kendi dili ve kanununu kullanmayan müesseselerle çalışmaz.
  10. İlim ve sanat hayatını yenilik esası üzerine tesis eder.
  11. Meslek ve sanat erbabı birlikler oluşturarak dayanışma yapar.
  12. Türk aileleri çocuklarını misak-ı iktisada göre yetiştirir.
  13. Türkiye halkı, millî hâkimiyet esasından vazgeçmez.
  14. Türkiye dünyanın, barış, gelişmesi için temel bir unsurdur.

Bir Cevap Yazın