HALKA GİDİŞ VEYA ATATÜRK’ÜN YURT GEZİLERİ

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk yukarıda işaret edilen siyasi, idari, ekonomik ve sosyal değişim ve dönüşümü bir numaralı muhatabı olan halka anlatmak, benimsetmek ve yöneticileriyle birlikte yürümesini sağlamak için ülkenin her yanına geziler yapmıştır. 1925 Şapka Kanunu öncesi yapılan Kastamonu gezisi; yeni Türk alfabesini halka tanıtmak ve benimsetmek için 23 Ağustos 1928’de Tekirdağ’a akabinde Mudanya’dan başlayarak Bursa, Çanakkale, Sinop, Samsun, Amasya, Tokat, Sivas, Şarkışla, Kayseri ve nihayet Ankara’ya kadar uzanan geziler bu kabildendir.

Girişilecek bir inkılap hareketini halka doğrudan tanıtmak için, ya da ekonomik ve kültürel uygulamaların nasıl karşılandığını görmek halkın mevcut durumunu yerinde görmek için yapılan bu gezilerin 1923 yılı başından 17 Mayıs 1938’e kadar pek çok ile defalarca olmak üzere gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. Gezilerin bazı illere birçok defalar olmak kaydıyla toplamda 170 civarında olduğunu söylemek mümkün görünmektedir.

 

Atatürk, bu gezilerde Trakya’dan Doğu Anadolu’ya, Karadeniz’e Akdeniz Bölgesi’ne, Ege Bölgesi’ne ve Orta Anadolu’ya giderek halka düşüncelerini, beklentilerini, çağdaş ve refah içinde yaşamak için yapılması gerekenleri anlatmıştır. Mustafa Kemal Paşa, birlikte verilen Millî Mücadelenin büyük bir başarı olduğuna işaret ederek milletin kendine güven duymasını sağlamak istemiştir. Kurulan yeni devletin ruhunu, manasını, ve hedefini halkın anlayacağı şekilde ortaya koymuştur.

Birlikte kazanılan başarının adını Türkiye Cumhuriyeti olarak koyan Gazi, eserin halkın malı olduğunu, halk sahip çıkarsa sonsuza dek yaşayacağının farkında bir devlet ve millet adamı olduğunu göstermiştir. Zira geleneksel yapısı ve anlayışıyla toplum alışkanlıklarından kolay vazgeçememektedir. Elde edilen zaferi de kolaylıkla kişilere mal ederek, onları yücelterek anlamak eğilimindedir. Böyle olduğunda ise millet egemenliğinden çok kişilerin ön plana çıkması söz konusu olacaktır.

Önceki dönemde başarılar kişilere, olumsuzlukların sonuçları bütün millete mal edilerek toplum yönlendirildiği için uğranılan kayıpların yükünü millet çekmekteydi. Atatürk elde edilen zaferi bütün millete mâl etmek suretiyle sahiplenmesini, dolayısıyla kendisinden sonra da, nesiller sonrasında da cumhuriyeti yaşatmak düşüncesindeydi. Yaptığı gezilerde İstiklal Harbi’nin kumandanı olarak kendisine yöneltilen haklı övgü ve tezahüratı da mümkün olduğunca milletin bütününe yöneltmek suretiyle kişilerin değil milletçe bir şeyler yapmanın önemini ön plana çıkarmayı hedeflemiştir.

Atatürk’ün bu yaklaşımını iki örnekle izah etmek faydalı olacaktır: Barış döneminde yapılacaklar hakkında halkla temas etmek için gittiği İzmir’de, 27 Ocak 1923 tarihinde Hükûmet konağında halk temsilcilerine yaptığı sohbette zaferin kendisine mal edilmek istenmesi üzerine söylediği şu sözler bu anlayışını açıkça göstermektedir: “Bilhassa milletin ve kahraman ordumuzun elde ettiği başarının benim şahsımda temsil edilmiş görmekten dolayı hassaten teşekkür ederim. Fakat bir noktayı kaydetmek mecburiyetindeyim. Ve bunu gayet ehemmiyetli olarak arz ederim ki, bütün bu başarı yalnız benim eserim değildir ve olamaz. Bütün başarı bütün milletin azim ve imanıyla işbirliği yapması neticesidir. Kahraman milletimizin ve güzide ordumuzun elde ettiği zafer ve başarıdır”.

Başarının asıl sahibini işaret ettikten sonra şahsileştirilmemesi gereğinin de altını çizen Atatürk: “Efendiler, bir millet, bir memleket için kurtuluş ve başarı istiyorsak bunu yalnız bir şahıstan hiçbir vakit talep etmemeliyiz. Herhangi bir şahsın başarısı demek o milletin başarısı demektir. Bir milletin muvaffakiyeti demek mutlaka milletin bütün kuvvetlerinin bir yönde toplanmasıyla mümkündür. Netice itibarıyla elde ettiğimiz başarı milletin güçlerini birleştirerek çalışmasından kaynaklanmıştır. Eğer gelecekte de aynı başarıları elde etmek istiyorsak aynı esasa dayanmalıyız. Çünkü ancak bu şekilde başarılı olunabilir” diyerek bundan sonra da bu anlayışa sahip çıkılmasını isteyecektir.

16 Mart 1923’te Adana Türk Ocağında çiftçilere hitap ederken şahsına gösterilen samimi ilgi ve sevgiden dolayı minnettarlığını belirttikten sonra: “…Yalnız şunu bir hakikat olarak biliniz ki şeref hiçbir vakit bir adamın değil, bütün milletindir. Eğer yapılan işler mühimse, gösterilen başarılar inkâr edilemeyecek kadar büyükse, değişim dikkate değerse, her fert kendini tebrik etmelidir. Çünkü böyle büyük şeyleri ancak çok kabiliyetli olan büyük milletler yapabilir ve bu milletin her ferdi böyle en kabiliyetli ve büyük bir millete mensup olduğunu düşünerek kendinî tebrik etsin” sözleriyle milletin moral gücünü artırıcı bir yaklaşım sergilemiştir.

Bu yaklaşım aynı zamanda asırlardır batı karşısında geri çekilen, son on yılı savaş meydanlarında geçiren, devlet yöneticisinde ve aydınında, “artık bizden adam olmaz, biz bir şey yapamayız, bir büyük devletin himayesi altına girmezsek kurtulamayız” şeklinde ifade edilen bir eziklik, kendine güvensizlik duygusu oluşan toplama moral vermektedir. Atatürk’ün Cumhuriyet’in onuncu yılı kutlamaları sırasındaki konuşmasında yaptığı, “Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir…” vurgusu da bu düşüncenin bir yansımasıdır.

Bu gezilerin çok yönlü işlevlerini:

  • Devlet yöneticileri ile halkı kaynaştırarak devlet halk bütünleşmesini sağlamak,
  • Halkın sıkıntılarını ve beklentilerini yerinde görmek, ilk ağızdan dinlemek,
  • Halka, yöneticilerinin onunla bir ve beraber olduğunu göstermek.Tespit edilecek meseleleri yürütme makamının dikkatine sunarak devletin sorun çözmesine katkı vermek.
  • Geziler esnasında basın-yayın organlarına verilen demeçler vasıtasıyla hem iç hem dış kamuoyunu bilgilendirmek,
  • Yapılmakta olan ve yapılacak işlerde asıl muhatabın halk olduğunu herkese göstermek şeklinde sıralayabiliriz.

Millete ulaşılan neticenin ancak kendi sahip çıkması sayesinde korunup ileri götürülebileceği mesajını veren Atatürk, yaptığı inkılapların, siyasi ve idari girişimlerin halk üzerindeki etkisini bizzat görerek, yaşayarak kararlar almıştır. Bu geziler sırasına tespit ettiği eksiklikleri gidermek için yeni idari ve siyasi hamleler yapılmıştır. Nitekim, Cumhuriyet döneminin ikinci muhalefet partisi olan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasında 1930 İlkbahar’ında yaptığı Akdeniz gezisi sırasındaki tespitleri önemli rol oynamıştır.

3 Mart 1924 kararlarından sonra 25 Kasım 1925 şapka giyilmesine, 30 Kasım 1925 tarihli Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin kapatılması, türbedarlıklar ve bir takım unvanların yasaklanması, 17 Şubat 1926’da Medeni Kanun’un kabulü, 20 Mayıs 1928 uluslararası rakamların kabulü, 1 Kasım 1928 tarihli Türk Harflerinin kabulü, 30 Nisan 1930 kadınların oy kullanmaları- 5 Aralık 1934 kadınlara milletvekili seçilme hakkının verilmesi, 21 Haziran 1934 Soyadı Kanunu gibi toplumun sosyal, kültürel ve günlük hayatını düzenlemeye yönelik kanunlar bu anlayışla gerçekleştirilmiştir.

Burada isimlerini yazarak verdiğimiz bu kanunların toplum tarafından benimsenmesi, bir yaşam biçimi olarak uygulanmasının zamana ihtiyacı olduğu açıktır. Altı asırlık imparatorluk deneyimine sahip Türkiye gibi bir ülkede çok kısa sürede çok büyük bir inkılabın gerçekleştirilmesi yani, asırlardır devam eden idari tarzın değiştirilmesi, mutlaka tepki doğuracaktı. Halkın idaresini muhafaza için kan dökülebilir. Ancak gerek savaş meydanında gerekse iç isyanlarda gereği kadar kan döküldüğü için yapılmak istenen düzenlemeler hakkında farklı fikirlere sahip insanları aydınlatmanın eğitim sisteminin ilk amacı olması gereği vurgulanmıştır.

Bir Cevap Yazın