Halifeliğin Kaldırılması

Saltanatın kaldırılması ile hukuki zeminini kaybettiği, etkinliğinin “sözde” kaldığı yerli ve yabancı araştırmacılar tarafından kabul edilen, bu sebeplerle meclis içinde ve dışında tartışmalara konu olan hilafetin akıbeti. Cumhuriyetin ilanından sonra artık tamamen halife ve taraftarlarının davranışlarına bağımlı kalmıştır. Zira Mustafa Kemal Paşa, daha 1923 yılı başında “tarihi ve vicdani bir hatıra” olarak nitelediği müessesenin gerçek konumunun farkında olması hâlinde meselenin halledilmiş olacağının altını çizmişti.

Gerçekten de cumhuriyetin ilanı üzerine gösterilen tepkiler ve muhaliflerin halifenin etrafında toplanmaları meselenin hallini hızlandırmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Mesela, Meclisin ülke çapında tanınan simalarından Rauf (Orbay) Bey’in cumhuriyetin ilanında acele edildiğine, iyice tartışılmadan, Anayasa’daki ilgili hükümler düzeltilmeden gündeme sokulduğuna dair eleştirilerle dolu mülakatı 1 Kasım 1923 tarihinde Vatan ve Tasvir-i Efkar Gazetelerinde yayımlandı. Cumhuriyetin ilanı sırasında Trabzon’da bulunan Kazım Karabekir Paşa ile İstanbul’da bulunan Ali Fuat Paşalar da işlerin gerçekleştirilme tarzından memnun olmadıklarını belirten işaretler vermişlerdi. Rauf Bey demeci dolayısıyla Parti grup toplantısında bilgi vermiş, cumhuriyete karşı olmadığını ifade etmenin ötesinde millî hâkimiyet prensibinin sadık takipçisi olduğunu tekrar etmiştir. Aynı günlerde İstanbul basınında Mustafa Kemal Paşa’nın cumhurbaşkanı olmasına rağmen parti başkanlığını bırakmadığına dikkat çekiliyordu. Yeni sistemde de tek adamlığa doğru gidiliyor tedirginliği kamuoyuna yoğun biçimde yansıtılıyordu.

Diğer taraftan İstanbul basınında halifenin bu son gelişmeler üzerine istifa edeceği, Anadolu’da bir yere veya yurt dışına sürgüne gönderileceği gibi fikirler görülmekteydi. Bunlardan daha dikkat çekici olanı İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri Bey’in istifa söylentilerine karşı çıkan mektubu idi. Hilafetin Türklüğe kazanılmış bir kuvvet, manevi bir hazine olduğunu ifade eden Lütfi Fikri böyle bir hareketin “evvela hanedan, sonra millet için, Türklük için bir intihar” olduğu iddiasındaydı. Bu yaklaşımın abartılı olduğunu savunan yazıların da basında yer aldığını belirtmek gerekmektedir.

Aslında 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent olarak kabulü ve 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilan edilmesi Türkiye’de eski devletten her şeyiyle ayrı yeni bir devletin resmen hayata geçtiğini simgeleriydi. Buna mukabil Millî Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa ile birlikte çalışmış bazı önemli şahsiyetler cumhuriyetin ilan şeklinden rahatsız olduklarını ifade ile mücadelenin önderleri arasında ayrılık olduğunu göstermişlerdi. Bu şahısların muhalefetlerini Halife Abdülmecid Efendi etrafına toplanmak ve ona destek vermekle göstermesi dikkat çekici bir durum yaratmıştı. Halife Abdülmecid Efendi’nin, saltanat dönemini andıracak, Cumhuriyet idaresine ters gelecek tavırlar takınmasında Türkiye Büyük Millet Meclisi adına İstanbul’da bulunan Refet Paşa ile olan samimi münasebetleri, Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi şahsiyetlerin kendisini sık sık ziyaret etmelerinin katkısı yadsınamaz.

Halifenin bu şekilde etrafına toplananlar ile güç kazanması ve yapmayı düşündüğü inkılaplara karşı çıkacak bir güç odağı hâline gelmesi ihtimali Mustafa Kemal Paşa’yı cidden endişelendirmiştir. Yukarıda değinildiği üzere tarihî bir hatıra olarak muhafaza edilebileceğini belirttiği bu makamın onun yeni Türkiye programında yeri yoktu. Gerçekten de daha Erzurum Kongresi günleri gibi Millî Mücadele’nin oldukça erken bir evresinde Mustafa Kemal Paşa, yanında bulunanlardan Mazhar Müfit (Kansu) Bey’e bu husustaki düşüncelerini not ettirmişti.

Diğer taraftan başta İngiltere olmak üzere Müslüman sömürgeleri olan devletlerin gelişmeleri merakla izledikleri ve menfaatlerine uygun ortamda müdahale edebilme imkânı araştırdıkları görülmekte idi. İlk hareket hilafetin nüfuzundan çok çekinmiş ve hâlâ çekinmekte olan İngiltere’den geldi. 24 Kasım 1923 tarihinde Londra’dan Emir Ali ve Ağa Han’ın imzalarıyla Başbakan İnönü’ye gönderilen ancak ona ulaşmadan 5-6 Aralık 1923’te İstanbul basınında yer alan bir mektup, halifeliğin kaldırılması sürecini hızlandırmıştır. Yazarların İngiliz yönetimiyle yakın ilişkileri olan Emir Ali ile Ağa Han olması 8 Aralık’ta mektubu tartışan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne olayın ardında bir İngiliz parmağı olduğunu hissettirmiştir.

Söz konusu mektupta; halifeliğin nüfuzunun azaltılıp siyasi teşkilatın dışında tutulmasının, İslam’ın dağılmasına, manevi dünya gücünün fiilen kaybedilmesine yol açacağı uyarısı yapılmaktaydı. Hilafetin kaldırılmasının Müslümanlar arasında ayrılıklar yaratacağına dikkat çeken mektup sahipleri eğer İslamiyet’i dünyada büyük bir manevi kuvvet olarak muhafaza etmek istiyorlarsa nüfuz ve şerefinin hiçbir zaman papanın nüfuzundan aşağı olmaması gerektiğini yeni Türkiye devletinin yöneticilerine hatırlatmaktaydılar. Türkiye’nin hakiki dostları olarak hilafet ve imametin Müslüman milletlerin itimat ve hürmetine layık olan bir mevkie konulmasını ve böylece Türkiye’ye de kuvvet ve şeref bahşedilmesini istemekteydiler. Bu mektupla yeni devletin temel ilkesi olan tam bağımsızlığın hiçe sayılmasının yanı sıra yeni devlet içinde bir iktidar mücadelesinin odağı hâline hilafetin mevkiini takviye ederek muhafaza etmenin tavsiye edilmesi mevcut karmaşanın devamını istemekten başka bir şey değildi. Yeni devleti zaafa uğratacak bir iş birliği izlenimini kuvvetlendiren bu girişimin de Mustafa Kemal Paşa’nın meseleyi bir an evvel halletme kararında tesiri olmalıdır.

Meclis de hilafet meselesini kendi meselesi olarak görmüş ve müdahaleye şiddetle tepki göstermişti. Kaldırılışına karşı çıkıp vicdanen hilafete bağlılığını ifade eden Rauf Bey (Orbay) de görüşmeler sırasında “Bütün Alem-i İslam’ın makam-ı hilafeti ve halifesidir, düstur-ı esasisini kabul etmiş olan millet meclisinde eğer halifeye bir mevki vererek yani Türk milleti üzerinde cismani bir kuvvet vererek idaresine müdahale etmek kastında iseler, Efendiler, küstahlık etmeyin, o sizin vazifeniz değildir demek, bu meclisin, bu hükûmetin hakkıdır. Vazifesini derhal yapar” diyerek dış müdahaleye karşı tavrını ortaya koymuştur. Ancak mevcut durumun yarattığı bir sakıncaya da dikkat çekmekten geri kalmamıştır: “Yok eğer biz ilan ettikten sonra halife, hilafet, İslam’ın halifesidir ve maneviyatla meşguldür dedikten sonra eğer o Müslüman Hintliler demek istiyorlarsa ki bunun bizim üzerimizdeki hakkı nedir? O kısımda bunlara hak vermek gerekir”.

Anlaşıldığı üzere halifeliğin devamına taraftar olanlar da artık sadece maneviyatla uğraşması gerektiğini kabul ve tasdik etmektedirler. Tarihçi, fikir adamı Yusuf Akçura da: “Hilafet, Türklerin elinde bulundukça, Türkiye devletinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iktidarına kuvvetine dayandıkça herhalde bizim için faydalı olacak bir müessesedir. Fakat efendiler, bu şartlar böyle olmak lazım. Aksi taktirde bizim için ve bütün Alem-i İslam için faydalı olabilecek müessese, bizim için de bütün Alem-i İslam için de zararlı olabilir” diyerek dış müdahalenin yaratabileceği kargaşaya dikkat çekmekteydi.

Meclis İstanbul basınında hilafet taraftarı ve cumhuriyeti tenkit edici yayınlarına karşı bir ihtar vermek üzere bir İstiklal Mahkemesinin İstanbul’a gönderilmesini 9 Aralık 1923 tarihli oturumunda kabul etti. Son gelişmeler çerçevesinde bilhassa basın ve meclisteki İslâmcı milletvekillerinin bir kısmı, hilafetin kaldırılması ile Türkiye’nin İslam alemindeki nüfuzunun sıfıra ineceği fikrini ısrarla ileri sürmekteydiler. Ancak bu fikre karşı hilafete sahip olma fikriyle yıllardır memleketin her yanında çıkan isyanlarda on binlerce vatan evladının yok olduğunu belirten, bununla birlikte makamı ilga ederek düşmanların kullanımına bir büyük kuvvet vermenin de yanlış olacağını ifade eden milletvekilleri de vardı.

Mustafa Kemal Paşa, yeni dönemde halledilmesi mecburiyet hâlini alan hilafet meselesi yanında eğitim yönetiminin birleştirilmesi ile Şer’iye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılmasının da gerekli olduğuna karar vermişti. Bunu kamuoyu desteği ile gerçekleştirebilmek için basın, ordu ve üniversitenin de desteğini almayı gerekli görmüştür. 1924 yılı Ocak ayı başlarında biraz dinlenip basın ve ordu ile temaslarda bulunmak üzere İzmir’e giden Paşa bir manada kamuoyu oluşturma faaliyetlerine başlamış oluyordu. Ancak bütün bu hazırlıklara ve tartışmalara rağmen meselenin neticelenmesine yol açan olayın yine Halife Abdülmecid Efendi’nin talepleriyle hız kazandığına işaret etmeliyiz.

Son Halife Abdülmecid Efendi

Nitekim 1924 yılı bütçe görüşmeleri öncesi Ankara basınında hakkında çıkan tenkit yazılarının yanı sıra İstanbul’a giden hükûmet temsilcileri ve resmî heyetlerin kendisini ziyaretten çekinmelerinden üzüntü duyduğunu belirten Halife Abdülmecid Efendi yanlış anlaşılmaktan çekindiği için Ankara’ya temsilci göndermediğini hükûmete bildirmişti.

Halife Abdülmecid Efendi, ayrıca “hazine-i hilafetin gücünün yetmediği ve mükellefiyetinin haricindeki masraflarını karşılamada hükûmetin 15 Nisan 1923 tarihinde vaat ettiği bütçe artırımı için de gereğinin yapılmasını” istiyordu. Halifenin resmî devlet teşkilatının önemli bir parçası olduğuna inandığını gösteren bu talebi Mustafa Kemal Paşa için bardağı taşıran son damla olmuştur.

Ordunun harp oyunları tatbikatına katılmak için İzmir’de bulunan Cumhurbaşkanı, aynı gün Başbakan İsmet Paşa’ya gönderdiği telgrafta şikayet ettiği hususların sebebinin halifenin bizzat kendi davranışlarından kaynaklandığını, zira gerek saraydaki gerekse dışarıdaki tavrının saltanat havası taşıdığının altını çizmektedir. Halifenin yabancı devlet temsilcilerine memurlar göndererek münasebet kurması, Cuma Alayları’na çıkması, asker sivil herkesi kabul edip dertleriyle ilgilenmesinin Cumhurbaşkanı’nda rahatsızlık yarattığı açıktır.

Mustafa Kemal Paşa’ya göre, Abdülmecid Efendi kendi konumunu bilmeli ve ona göre davranmalıdır, zira “Halife ve bütün cihan katî olarak bilmek lazımdır ki, mevcut ve mahfuz olan halife ve halife makamının hakikatte ne dinen ve ne de siyaseten hiçbir mana ve hikmet-i mevcudiyeti yoktur”. Hilafet makamının “tarihî bir hatıra olmaktan” fazla bir ehemmiyeti olmadığının altını çizen Cumhurbaşkanı, halifenin devlet memurlarının ve resmi heyetlerin kendisini ziyaretini istemesini de Cumhuriyet Hükûmeti ile karşı karşıya gelmek olarak değerlendirmiştir.

Halifeye mutlaka Cumhurbaşkanı’ndan daha az bir ödenek verilmesi gerektiğini belirten Paşa, maksadın saltanat ve debdebe değil, insanca bir yaşam sürmesini sağlamak olduğunu hatırlatmıştır. Halifenin ve mensuplarının yaşayacağı yer meselesinin hükûmetçe ihmal edildiğine dikkat çeken Mustafa Kemal Paşa, çok geniş olan görevli ve hizmetli kadrosunun halifeyi “hâlâ saltanat rüyası içinde uyutmasına” dikkat çekmiştir. Meselenin çok önemli olduğunu, “her gün ufuktan saltanat güneşinin doğmasına duacı bir hanedan ve mensupları hakkındaki muamelemizde Türkiye Cumhuriyetini, nezaket ve safsata kurbanı edemeyiz” sözleriyle gözler önüne seren Paşa, halifenin makamının ne olduğunu açıkça bilmesini ve mevcut durumla yetinmesini istemiştir.

Bu arada İstanbul’a gönderilen İstiklal Mahkemesinde hepsi beraat eden gazeteciler 4-5 Şubat 1924 tarihlerinde İzmir’de Cumhurbaşkanı ile görüştüler. Bu bir nevi muhalif basın ile “barış” niteliğindeydi. Yargılanan gazetecilerden sadece Tevhid-i Efkar gazetesinin sahip ve başyazarı Velid (Ebuzziya) Bey’in alınmadığı toplantıda belli ölçüde bir fikir birliği oluştuğu anlaşılmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa basınla kurulan bu diyalogdan sonra 15-20 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirilen harp oyunları sırasında ve sonrasında Paşalar ile görüş alışverişinde bulundu. İkinci Ordu müfettişi olan Ali Fuat Paşa, kendisine aktarılan plan ve projeleri laik ve demokratik bir yaklaşım için derhal yapılması gereken işler olarak vasıflandırdığını ifade etmiştir. Hilafet meselesinde ise “iki otoritenin aynı hudut içerisinde yaşayamayacağına göre derhal lağvı ve Osmanlı hanedanının Türkiye dışına çıkarılması gerektiğini” belirtmekteydi.

Kamuoyu oluşturma çalışmasının son ayağını üniversite oluşturmaktaydı. Nitekim üniversitenin problemlerini aktarmak üzere Ankara’ya hükûmetle görüşmeye giden rektör ve dekanlardan oluşan heyeti İsmet Paşa, İzmir’e Mustafa Kemal Paşa’nın yanına götürmüştür. Burada yapılan görüşmelerde çeşitli konulardaki görüş alışverişi Cumhurbaşkanı’nın halifeliği kaldırmak hususunda “geç bile kalmışız” kanısına varmasıyla neticelenmiştir.

1 Mart 1924 tarihli Meclisi açış konuşmasında Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, üç hususun özellikle altını çizme ihtiyacı hissetmiştir: 1-Millet cumhuriyetin her türlü taarruzdan korunarak olumlu bir esasa tamamen bağlanmasını istemektedir. 2- Terbiye ve tedrisatın birleştirilmesi hususunda millet hemfikirdir. 3- İslamiyet’i asırlardan beri yapıldığı gibi siyaset vasıtası olmaktan çıkarmak ve yüceltmek çok lüzumludur. 2 Martta Halk Fırkası grubu söz konusu değişiklikleri konuşmak için toplanırken basında hâlâ konunun net bir çözüme kavuşmadığını görmekteyiz. Hilafetin kaldırılacağı, yeni bir halifenin seçileceği ya da halifenin Meclisin manevi şahsiyetinde bulunduğunun ilan edilebileceği tartışılıyordu.

Bunlar arasında Vatan Gazetesi’nde Ahmet Emin Yalman’ın bir tespiti dikkat çekicidir. İnsanların çoğunun ruhunun hızlı ilerleme adımlarından endişe duyduğuna, iktisadi işler varken bunun sırası mıydı? gibi sorularının sorulduğuna dikkat çeken Yalman, istikrarın ilk şartının bu meselenin halli olduğunu ifade etmektedir: “Eski hanedan halife namıyla saltanat sürdükçe, kimse Cumhuriyetin bekasına itimat etmeyecektir. Hükûmetin yarını belli olmayan, yeni inkılaplar bekleyen bir memlekette kimse iktisadi faaliyetlere girişmeyecektir”.

KİTAP: Türkiye Cumhuriyeti’nin laikleşmesinde önemli yeri bulunan 3 Mart 1924 tarihli kanunlarla ilgili tartışmalarını okumak için Reşat Genç tarafından yayına hazırlanan “Türkiye’yi Laikleştiren Yasalar, 3 Mart 1924 tarihli Meclis Müzakereleri ve Kararları”, (Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 1998) adlı kitaptan yararlanabilirsiniz.

Nihayet konu 3 Mart 1924 tarihli Meclis oturumunda tartışmaya açıldı. Hükûmetin teklifi üzerine önce Siirt mebusu Halil Hulki ile elli bir arkadaşının “Şeriye ve Evkaf ve ile Erkan-ı Harbiye Vekâletlerinin ilgasına dair kanun teklifi tartışıldı. Kanun gerekçesinde “din ve ordunun siyaset cereyanları ile alakadar olmasının birçok mahzurları olduğu ve bu anlayışın medeni devletler tarafından da kabul gördüğü” belirtilmekteydi. Bu esas için Teşkilat-ı Esasiye vardı. Bu durumda sonradan eklenen Şer’iye ve Evkaf ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye vekaletlerinin mevcudiyetinin uygun olmayacağı üzerinde durulmuştur. Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması ve bütün vakıfların gelirlerinin millete aktarılıp öyle yönetilmesi istenmiştir. Kanunla halka yönelik uygulamalara dair hükümlerin yerine getirilmesi TBMM ve hükûmete ait olup İslam dininin inanç ve ibadete dair bütün hükümlerini ve meselelerinin halledilmesiyle dinî müesseselerin idaresi için Diyanet İşleri Başkanlığı kurulması önerilmekteydi. Başbakanlığa bağlı olacak başkanlığın reisinin Cumhurbaşkanı tarafından atanması ön görülmekteydi. Ülke dâhilindeki bütün dinî müesseselerin idaresine, görevlilerinin azil ve tayinlerine din işleri reisi yetkili olacaktı. Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması, vakıfların ise milletin menfaatine uygun şekilde halledilmek üzere şimdilik genel müdürlük yapılarak başbakanlığa bağlanması öngörülmekteydi.

Diğer taraftan kanun, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti’nin kaldırılarak, savaş ve barışta ordunun emir ve komutasını cumhurbaşkanına vekâleten yürütecek bir başkanlığın kurulmasını, reisin vazifesinde müstakil olmasını da karara bağlamaktaydı. Reis, başbakanın teklifi üzerine cumhurbaşkanı tarafından atanır ve gerektiğinde Müdafaa-i millîye Vekâletiyle görüşür, bütçesinin mesuliyeti vekile aittir hükümleri getirilmekteydi. Kanun teklifi aynen kabul edilmiştir. Tartışmalar sadece din işleri kurulunun ismi üzerinde yapılmış, vekiller Arapça kelimeler yerine öz Türkçe olanlarının kullanılmasında hassasiyet göstermişlerdir.

Maarif Vekili Vasıf (Çınar) Bey

Bundan sonra Saruhan Mebusu Vasıf Bey ve 57 arkadaşının sunduğu Tevhid-i Tedrisat Kanunu tartışmalarına geçildi. Kanunun gerekçesi milletin fikrî ve hissi birliğini temin etmektir. Bunun için Türkiye dâhilindeki bütün okulların Maarif Vekâletine bağlanması karara bağlanıyordu. Bakanlık yüksek diyanet uzmanların yetiştirmek için üniversitede bir İlahiyat Fakültesi tesis etmenin yanı sıra imam ve hatipler gibi dinî hizmetleri görecek memurların yetişmesi için ayrı okullar açacaktı. 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Şeriye ve Evkaf Vekaletine veya özel vakıflara bağlı bütün eğitim kurumları da bütçeleriyle beraber Maarif Vekâletine bağlanmıştır. Ancak askerî okullar 1925’te Millî Savunma Bakanlığına devredilecektir. Yapılan bu düzenlemede ülkede son yüzyılda sayıları hızla artan azınlık ve yabancı okullarının faaliyetlerinin devlet tarafından kontrol edilememesinin etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Sıra hilafetin ilgasına gelmiştir. Urfa Mebusu Şeyh Saffet Efendi ve 53 arkadaşının hazırladığı kanun teklifinin gerekçesi “hilafetin mevcudiyetinin iç ve dış siyasette iki başlılık yarattığı, İstiklal ve millî hayatta ortak kabul etmeyen Türkiye’nin şeklen veya dolaylı yoldan bile olsa ikiliğe tahammülünün olmaması” idi. Hanedanın hilafet örtüsü altında Türkiye için daha tehlikeli olacağı dile getirilmekteydi. Kanun maddeleri ise beklentilerin ikisini birden karşılar nitelikteydi. Halife hal’ ediliyor, hilafet, hükûmet ve cumhuriyet kavramında zaten var olduğundan makamı ilga ediliyordu. Hal’ edilmiş olan Halife ve Osmanlı hanedanının erkek ve kadın bütün azası ile ailenin damatlarının Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde oturmak hakları ebediyen kaldırılmıştır. Gidecek olanların geride bıraktıkları malları için gereken düzenlemeleri içeren kanun öncekilerin aksine mecliste tartışmalara sebep olmuştur. Sayıca fazla olmasa da hilafetin ilga edilmesinin büyük bir hata olacağı Meclis kürsüsünden seslendirilmiştir.

Kendisini ılımlı liberal ve bununla beraber ebedi müthiş bir İslam birliği taraftarı olarak niteleyen ve tarihin bu azametini milletinde görmek istediğini belirten bağımsız milletvekili Zeki Bey, bu kanunla” millî geleneklerin ani surette sarsılmak ve yıkılmak” istendiğini iddia etmiştir. Memleketin zirai, iktisadi, siyasi, dâhili pek çok meseleleri varken hilafetle uğraşmanın zamanı olmadığını ifade eden Zeki Bey, “bu müthiş kuvvetin düşmanların yahut diğer hükûmetlerin kucağına atılmamasını” istemiştir. Saltanatın kaldırıldığı kanunda hilafet ile ilgili hükmün değişip değişmediğini sorarak böylesi köklü bir değişiklik için seçim yapılıp halkın fikrinin sorulması lazım geleceğini iddia eden Zeki Bey, Halk Fırkası milletvekillerinin itirazlarıyla kesilen konuşmasında “her gün yeni bir arz talep karşısında bulunduklarını ve bunun gayesini” sormuştur. Meclisteki tek bağımsız milletvekili olan Gümüşhane mebusu kendisinin saltanata değil şahıslara düşman olduğunu, bugün de Cumhuriyet devam ettiği hâlde saltanata doğru gidildiğini ifade ederek Mustafa Kemal Paşa’nın uygulamalarından duyduğu rahatsızlığı dile getirmiştir.

Buna mukabil Afyon Milletvekili İzzet Ulvi Bey, hilafetin imaretten hükûmetten ayrı bir şey olmadığını, eğer bu makam kalırsa bir gün mutlaka saltanata gideceğini, zira tarihte hükûmetsiz halife olmadığının altını çizmiştir. Teklif edilen kanunun geç bile kaldığını iddia eden İzzet Ulvi Bey’den sonra Tunalı Hilmi Bey de hilafetin ilga edilmediğini, makamının kaldırıldığını çünkü hilafetin mevcut olduğunu, imametin de hilafetin de Mecliste olduğunu ifade etmiştir.

Bu konuşmalardan sonra maddeler üzerinde tartışmalara geçilmiştir. Kanunu izah etmek için söz alan teklif sahibi Saffet Efendi, hilafetin dürüstlük ve adaletle ayakta duran hükûmet demek olduğunun altını çizerek, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükûmetinin bu kavramın aslını temsil ettiğini belirtmiştir. Bu durumda ayrıca bir halifelik sıfatının Meclis dışında yer almasının “cumhuriyetle asla bağdaşmayacak bir garip hâl olduğunu” ve gereğinin yapılmasını istemiştir.

İlk sözü alan Kastamonu milletvekili Halid Bey, hilafet makamının elinde herhangi bir kuvvet olmadığı için meseleyi siyasi açıdan değerlendirdiğini, Kurtuluş Savaşı’nda halka vatanla birlikte halifenin de kurtarılacağı telkininin yapıldığını belirtmiştir. Bu kanunla hilafet olmazsa cuma namazı kılmayacak vatandaşların tepkisinin çekileceğine dikkat çekmiştir. Halid Bey halifenin nüfuzundan fayda görülmediği iddialarına katılmadığını, Müslümanların esir oldukları için savaşta yardım edemediklerini savunmuştur. İslam dünyasının Türklere desteğinin sadece din kardeşliğinden kaynaklanmadığını, hilafetin Türkiye’de olmasının, Türklerin hilafeti ve dini muhafaza etmek için çarpışmalarından ileri geldiğini dile getirmiştir. Halid Bey de 1 Kasım 1922 kararına atıfla “madem makam-ı mualla dedik, mülgadır demeyi doğru bulmuyorum” sözleri ile muhalefetini ortaya koymuştur.

Bu kanunun lehinde söz söyleyen milletvekillerinden Vasıf Bey, Cumhuriyet idaresinde samimi olduklarını göstermek için hilafetin ilgasının gerekli olduğunu ifade etmiştir. Saltanatın kaldırılması sırasında ortaya konan esaslardan dönme ithamına karşı Vasıf Bey, “her hadisede, her zamana göre milletin menfaatini gördüklerinde kayıtsız şartsız ve tek vücut olarak yürüyeceklerini, zamanın şartlarına göre padişahın bile ilgasını ve ihanetini ilan etmediklerini” kabul etmiştir. Ancak Millî Mücadelede yaşananların milletin hâkimiyeti için padişahlıktan çok hilafetin tehlikeli olduğunun hilafet ordusu ile örneklendiğini belirtmiştir.

Tartışmalar sürecinin en açıklayıcı ve ikna edici konuşması Adliye Vekili Seyyid Bey’den gelmiştir. Halifeliğin kaldırılmasını İslam tarihinde hatta sosyal olaylar arasında büyük bir inkılap olarak tanımlayan Seyyid Bey, yapılan işin bilerek gerçekleştirilmesinin, kalplerde şüphe kalmamasının esas olduğunun altını çizmiştir. Hilafetin dinî olmaktan çok dünyevi ve siyasi bir mesele olduğunu, hilafetin hükûmet manasında, zamanın gereklerine tâbi ve doğrudan doğruya millet işi olduğunu, dolayısıyla dinin temel kaynağı Kuran’da hilafet müessesesi ile ilgili ayet olmadığını Arapça kaynak eserleri kullanarak ortaya koymuştur. Peygamber zamanından ve İslam tarihinden örnekler veren Seyyid Bey, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükûmeti ile meşveretin, hilafetin asli manasında gerçekleştirildiğini, ayrıca bir halifeye şer’i bakımdan gerek olmadığına dikkat çekmiştir.

Bu suretle Zeki Bey’in itirazlarını cevaplandıran Adalet bakanı, halifeliğin kaldırılmasının İslam dünyasında Türkiye aleyhinde etki yapmayacağını, dünya Müslümanlarının bu konuyla çok da ilgili olmadıklarını, halifesiz cuma namazı kılınamayacağı endişelerine karşı da Allah ile kul arasına kimsenin giremeyeceğini hatırlatarak Halid Bey’e cevap vermiş oluyordu. Seyyid Bey’in Meclisteki mevcut durumu milletin toplanıp kendi işini kendinin göreceğini ifade etmesi olarak tarif etmesi meseleyi hakikaten gerçek yerine oturtmuş, herkesin kolaylıkla anlayacağı bir hâle getirmiştir. Halifelik konusundaki ısrarın gelenekleri terk edememekten kaynaklandığı tespitini yapmıştır. Başbakan İsmet Paşa söz alarak içerde sadece cuma hutbelerinde halifenin adının söylenmesinden vazgeçilmesi şeklinde bir uygulamanın olacağına dikkat çekmiş, İstiklal Harbi’nin de halifeyi kurtarmak amacıyla kazanılmadığını, Türk halkının vatan sevgisiyle başarıldığının altını çizmiştir. Paşa hilafetin varlığının gerek iç gerek dış siyasette ülkeyi iki başlı gibi gösterdiğini, halbuki Türk milletinin İstiklal Mücadelesi’nde yaptığı fedakarlığın neticesinin ancak istiklal esası üzerinde kararlılıkla durarak alınabileceğini belirtmiştir. Müzakerenin kafi olduğuna dair önergelerden sonra geçilen oylamada hilafetin ilgası oy birliği ile kabul edilmiştir. Hanedana mensup kadınların yurt dışına gönderilmemesi, sadece erkeklerin kanuna tabi tutulması teklif edilmiş ise de değişiklik önergesi reddedilerek kanun olduğu gibi kabul edilmiştir.

Kanun gereğince Abdülmecid Efendi ailesiyle birlikte 4 Mart 1924’te trenle İsviçre’ye gönderildi. Hanedana mensup 33 erkek 36 kadın birkaç gün içinde yurtdışına çıkarıldılar. Başta Abdülmecid Efendi ve ailesi olmak üzere gönderilenlerin yol masrafları ve yurtdışı ihtiyaçları için gerekecek miktarlar hükûmet tarafından karşılanmıştır. Halifeliğin kaldırılmasına gerek yurt dışında gerekse yurt içinde bir takım tepkiler olmuştur. Ancak bunlar uzun ömürlü olmamış kısa bir süre sonra gündemden düşmüştür. Halifeliğinin devamını sağlamak için bizzat Abdülmecid’in yayımladığı beyanname ve yaptığı dolaylı temaslar netice vermemiştir. Yeni halife adayları da görülmüş, 5 Mart’ta Hicaz Kralı Hüseyin halifeliğini ilan etmişse de Hindistan Müslümanları dahil kimseden destek bulamamıştır. Mısır Kralı Fuat ve Afgan Kral’ının, Fas Sultanı’nın adaylıkları söz konusu olmuş ancak hiçbirisi genel kabul görmemiştir. Abdülmecid Efendi de 23 Ağustos 1944’te Paris’te vefat etmiştir. Bütün dünyayı büyük ölçüde sarsan İkinci Dünya Savaşı’ndan henüz çıkıldığı bu sıralarda ölümü herhangi bir yankı yapmamıştır. Ailesi vasiyeti dolayısıyla İstanbul’a defnedilmesini istemişse de sonuç alamamış, 1954 yılında Medine’ye gömülmüştür.

KİTAP: Halifeliğin kaldırılmasıyla ilgili etraflı bilgi edinmek için Ali Satan’ın “Halifeliğin Kaldırılması” (Gökkubbe Yayınları, İstanbul 2008) başlıklı kitabını okuyabilirsiniz.

Saltanattan sonra hilafetin de kaldırılması geleneksel toplum yapısına sahip Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma mücadelesinin önünü açmıştır. Birbiri ardınca gerçekleştirilecek inkılaplara, toplumsal muhalefeti harekete geçirerek engel olmaya çalışacakların kullanabilecekleri en önemli koz ortadan kaldırılmış oluyordu. Bütün bu adımlarla birlikte millî, laik, demokratik ve çağdaş devleti kurmanın hukukî zemini tamamlanmıştır. Böylelikle Türk milletinin 23 Nisan 1920 tarihinde başladığı millî hâkimiyet mücadelesi tam anlamı ile kanunlaşmış, esasları belirlenmiştir. Türk milleti; eskimiş, işlevini yitirmiş müesseselerden kurtularak çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma mücadelesine tüm hızıyla girmiştir. Bu yolda aynı hızla ilerlemek millî hâkimiyet esasını destekleyecek devleti ve milleti ileri götürecek yeni düzenlemelerle mümkün olacaktır. Bu büyük atılımın temel şartı siyasi ve içtimai terbiyeyi geliştirmek ve vatan sevgisini canlı tutmaktır. Zira bu hususlarda eksiklik millî egemenliğin zaafına sebep olacaktır.

Bir Cevap Yazın