CUMHURİYET’İN İLK YILLARINDA TÜRKİYE’NİN GENEL GÖRÜNÜMÜ

Nüfus:

Türkiye’nin nüfusu 1927 yılı verilerine göre 13.648.270 kişiydi.

1927 yılı nüfus verilerine göre; nüfusun 6.563.879’u erkek, 7.084.391’i kadındır. Son dönemdeki savaşların etkisiyle erkek nüfusun azaldığı dikkat çekmektedir. Bu nüfusun %24.2’si şehirlerde, %75.8’i köylerde oturmaktaydı. Ülke genelinde 63 il, 328 ilçe, 699 bucak, 39.901 köy vardır. Diğer deyişle bir kırsal toplum söz konusu idi. Sosyolojik anlamda modernleşmenin en önemli göstergelerinden biri olan şehirleşme ve şehir nüfusunun köylerde yaşayan nüfusu geçmesi için 1985 yılını beklemek gerekmiştir.

Sağlık:

Ülke genelinde sağlık hizmetleri son derece yetersizdi. Çoğunluğu büyük yerleşim merkezlerinde toplanmış, devlet hesabına ve serbest çalışan tüm sağlık personelini kapsayacak şekilde 1928 yılı itibarıyla 1.078 doktor, 130 hemşire, 1.059 sağlık memuru ve 377 ebe mevcut idi. Kabaca bir hesapla 12.661 kişiye bir doktor düşmektedir. Tabiidir ki ülke geneline eşit şekilde bir dağılım söz konusu değildir. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin çıkardığı ilk kanunlarda halkın sağlığına yönelik olanlara öncelik vermesi mevcut durumu yoruma ihtiyaç bırakmadan ortaya koymaktadır.

Eğitim:

Cumhuriyet idaresinin üzerinde en çok duracağı saha eğitim olacaktır. Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet edeceği aklı hür, vicdanı hür nesillerin ancak eğitimle mümkün olacağı düşüncesiyle daha millî mücadele devam ederken Ankara’da toplanan Maarif Kongresi ile eğitim alanında yapılması gereken atılımlar değerlendirmeye alınmıştır. Bu sahada yapılanlara geçmeden önce Cumhuriyet’in devraldığı eğitim durumuna ve ilk on beş yılda sağlanan gelişmelerin verilerine ana hatlarıyla bakalım.

Maarif Kongresi: Kütahya-Altıntaş Savaşları sırasında 15-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’nın açılışını yaptığı kongrede ülke eğitimcileri görüş ve önerilerini devlet yöneticileri ile paylaşmışlardır.

İlköğretim:

1923-1924 yılı verilerine göre Türkiye’de mevcut ilkokul sayısı 4.894’tü. Bu okullarda eğitim alan öğrenci sayısı 341.941 iken bu müesseselerde görev yapan öğretmen sayısı ise 10.238’dir. Bu rakamlar ile Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı tarihlerde okur yazar oranı %6 ila %10 arasında bir noktada olduğu değerlendirilmektedir. Türkiye devleti ilköğretimi bütün vatandaşları için anayasa hükmü çerçevesinde zorunlu ve devlet okullarında parasız gerçekleştirmiştir. 1926 yılı itibarıyla da eğitimin her kademesi parasız hâle getirilmiştir. Ülkede 1860’lı yıllardan itibaren aydınlar ve devlet adamları arasında devamlı bir arayışa konu olan okur-yazar oranını artırma mücadelesinde 1928 Harf İnkılabı ile yeni bir başlangıç yapıldığı göz önüne alınmalı ve 1940’ta ulaşılan rakamların yaklaşık %0.5 seviyelerinden başladığı unutulmamalıdır.

Ortaöğretim tablosu da iç açıcı olmaktan uzaktır. 1923-1924 senesinde ülke genelinde 72 ortaokul, 796 öğretmen ve 5.905 öğrenci ile faaliyet göstermektedir. Liselerde ise 23 okul, 513 öğretmen ve 1.241 öğrenci mevcuttur.

Bu aşamada dikkate değer bir husus ise her kademede mevcut okullardaki öğrenci sayısı ile öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısında bir gerilemenin olmayışıdır. Bu durum dengeli bir gelişmenin sağlandığına işaret olarak alınmalıdır.

Gerçekten de 1923-1924 öğretim yılı için ilkokullardaki ortalama talebe sayısı ve öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısı 70/33 iken bu oran 1938-1939 döneminde de 103/48 seviyesinde kalmıştır. Orta okullarda. 1923-1924 döneminde 75/5 olan oran 1938-1939 döneminde, 356/13 olmuştur. Liselerde durum biraz daha farklıdır. 1923-1924 döneminde 102/11 iken 1938-1939 döneminde 152/13 seviyelerindedir. Yüksek öğretimde de 324/9 oranı 538/12 şeklinde ortaya çıkmıştır. Ortaokul ve liselerdeki öğrenci sayısındaki artışa mukabil okul ve öğretmen yetiştirmede yetersiz kalındığını söylemek mümkündür.

Yüksek öğretim devresi de öncekilerden farklı değildir. Osmanlı Devleti’nin yıkılışında mevcut fakülte ve yüksek okul sayısı 9, öğretim elemanı 307, öğrenci sayısı 2.914’tür.

Bu kısımdaki son olarak kız ve erkek öğrenci sayısını değerlendirerek ilk onbeş yılda gelinen seviyeye bakıldığında, 1923-1924 öğretim yılında 341.941 olan toplam öğrenci sayısında (Erkek: 273.107, Kız: 62.954) ile cinsler arasında büyük fark olduğu görülmektedir. Kız öğrenciler toplamın ancak %18’ini oluşturmaktaydılar. Dönem nüfusunun yarıdan fazlasının kadın olduğu göz önüne alınırsa halkın kız çocuklarını okutmakta çok çekingen davrandığı görülecektir. Cumhuriyet döneminde kız çocuklarının eğitimine büyük önem verilerek başlangıçtan itibaren büyük bir gelişme gösterilmiştir. Aynı artışın öğretmen sayısında da görülmesi bilinçli bir iyileştirme gerçekleştirildiğinin kanıtı olmalıdır.

Devletin Lozan Barış Antlaşması’nda çözemediği ticaret şartlarının da etkisiyle ekonomik bakımdan zorlandığı 1923-1929 arası dönemin verileri halkın cehaletini yenmede ortaya konulan gayreti göstermektedir. 1938-1939 senesinde okul sayısı 7.862, öğrenci sayısı 813.636, okullarda görev yapan öğretmen sayısı ise 17.120’ye yükseltilmiştir. Okul ve öğretmen sayısında kabaca % 75’lik bir artış gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte öğrenci sayısının %100’ü geçmesi genç nüfusun hızına tam olarak yetişilemediğinin de kanıtıdır.

Osmanlı Devleti yıkıldığı sırada savaş kayıplarını da dahil ederek en yüksek %10 civarında ifade edebileceğimiz okur yazar oranı 1939 yılı itibarıyla %24.5’e çıkmıştır. Yukarıda belirtildiği üzere on yılda gelinen seviyenin %0.5’lerden başladığına dikkat çekmeliyiz.

1938-1939 öğretim yılında orta okullarda 228 okul, 3.402 öğretmen ve 83.642 öğrenci sayısına ulaşılmıştır. Aynı öğretim yılında liselerde ise 75 okul, 1.329 öğretmen ve 24.363 öğrenci sayısı gerçekleştirilmiştir. Böylelikle müessese ve öğretmen bazında ortalama %250-300’lük bir artış sağlanırken öğrenci sayısında %400’lük bir büyüme söz konusu olmuştur. Bu son hanedeki gelişimin temelinde insanların çocuklarını eğitmek hususundaki istekleri ve devletin her kademeyi ücretsiz hâle getirmiş olmasının payı önemlidir.

Mesleki ve Teknik Eğitim

Sahasında ise 1923-1924 eğitim-öğretim yılında 64 okul, 583 öğretmen ve 6.547 öğrenci sayısıyla faaliyet gösterilmekteydi. 1938-1939 öğretim yılına gelindiğinde 81 okul, 982 öğretmen ve 12.352 öğrenci sayısına ulaşılmıştır. Öğretmen ve öğrenci sayısı gibi okul sayısındaki gelişme de diğer sahalarda görülen artışın hayli gerisinde kaldığı dikkat çekmektedir.

Yüksek öğretimde 1938-1939 döneminde okul sayısı 19’a çıkarılabilmiştir. Öğretim elemanı %150 civarındaki artışla 855’i bulurken öğrenci sayısındaki artış ise 10.213 kişi ile %250 civarında gerçekleşmiştir. Aynı yıl mezun öğrenci sayısı ise 1.403 olmuştur.

Cinsiyetler arasındaki denge bakımından ise ciddi bir artışın sağlanmış olduğunun altı çizilmelidir. 1940-1941 yılı verilerine göre erkek öğrenci sayısı 661.279, kız öğrenci sayısı 294.468 olmuştur. Yani yarıya yaklaşmıştır. Kız öğrenci sayısı toplamda %18 den %30,8’e yükselmiştir. Kadın öğretmen sayısında da benzer artış söz konusu olmuştur. 1923-1940 aralığında toplamda %11.8’den %29’a yükselmiştir.

Tarım

Osmanlı toplumu büyük oranda bir tarım toplumu idi. 1927 tarihli tarım sayımına göre ülkede mevcut nüfusun % 67.7’si çiftçilik yapmaktaydı. Devletin batısında Trakya, İstanbul, Bursa ve Kocaeli kesiminde bu oran önemli ölçüde düşerken Orta ve Kuzey Anadolu’da ortalamanın üzerindeydi. Bu nüfusun aile başına işlediği toprak miktarı ortalama 25 dönüm civarındadır. Coğrafi yapının müsait, arazinin verimli olduğu Akdeniz Bölgesi’nde bu miktar 40, Trakya’da 60 dönüme kadar yükselmekteydi. Artvin, Van, Bitlis, Ordu gibi engebeli coğrafyaya sahip illerde ise 8-10 dönüm aralığına düşmekteydi.

1927 yılı itibarıyla tarım yapılan alan ise 43.637.727 dönümle sınırlı olup ülke yüz ölçümünün % 4.86’sına karşılık gelmektedir.

Ekilen toprakların %89.5’inde tahıl, %3.9’unda baklagil, %6.6’sında sınaî bitkiler yetiştirilmektedir.

Söz konusu tarımsal yapının verimi ise on dönümde 614 kilo civarındadır. 1927 yılı verilerine göre ülkenin tarımsal faaliyetinin mali tutarı 337 milyon liradır. Bu rakamlara göre tarım üretimi her çiftçi ailesine ortalama 192 lira gelir sağlamaktadır. Ancak toprağın durumuna göre farklılık gösteren bu gelir, Akdeniz Bölgesi’nde 378 liraya çıkarken Güneydoğu Anadolu’da 66 liraya kadar inmektedir. 15.711’i tarım makinesi olmak üzere toplam 1.413.509 tarım aleti ile yapılan tarımda 100 dönüme üç makine düşmekte ancak bölgeler arasında çok büyük farklılıklar görülmemekteydi.

Türkiye’nin I.Dünya Savaşı öncesinde toprak mülkiyeti açısından bakıldığında toprak sahibi olmayan köylü, bütünün ancak %8’ini oluşturmaktadır. Orta ve az topraklı köylüler, toplam köylü nüfusun %87’sini meydana getirirken ekili toprağın ancak %34.5’ine sahiptirler. Çiftçi kesimin %5’i ise ekili toprakların % 65.5’ine maliktirler.

Toprağın durumu açısından ise Cumhuriyet’in ilk yıllarında ekilebilir toprakların yaklaşık %5’i işlenebilmekteydi. 1934 yılında %17.9 a çıkan bu oran 1944’de %21.9’a ulaştırılabilmiştir. 1950’de ise %25’tir. 1950’li yılların başında ülke nüfusunun %81.5’inin köyde yaşadığını dikkate aldığımızda köylünün refahına katkı bakımından önemli bir gelişmeden söz edebilirsek de toprak sahipliği bakımından devralınan değerlerde dikkate değer bir gelişmenin yaşanamamış olduğu ifade edilmelidir.

1923-1934 yılları arasında şark mültecilerine, mübadil, muhacir ve toprağa muhtaç yerli çiftçilere toplam 7.000.000 dönüm arazi, bağ ve bahçe dağıtılmıştır. 1934-1938 yılları arasında dağıtılan 3.000.000 dönümü de eklersek ortaya çıkan 10.000.000 dönüm topraktır. Bunun büyük çoğunluğu 627.538 kişilik mübadil, muhacir ve mülteci grubuna verilirken pek az bir miktarı da toprağa muhtaç yerli çiftçilere dağıtılmıştır.

1927 Tarım Sayımı’ndaki durum göz önüne alındığında toplam ekilen alanın yaklaşık iki katına denk gelmektedir ve önemli bir miktardır. 1950’ye gelindiğinde kırsal alanda yaşayanların %20’sinin topraksız olduğu dikkate alındığında önemli bir hamlenin yapılmış olduğunu ifade etmek mümkün görünmektedir. Ancak bütün çabalara karşın köklü bir toprak reformu hayata geçirilemediğinden dağıtılan toprakların büyük bir kısmını hazine arazisi oluşturmuştur.

Ulaşım

Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılın ortalarında başlattığı, öncelikle sermaye birikimi olmadığı için yabancı yatırımcılara ihtiyaç duyduğu demir yolu yapımı yüzyılın sonlarında yabancı devletlerle iyi ilişkileri devam ettirmek için kullanılan bir araç hâline dönüşmüştür. İkili siyasi ilişkilerin seyrine göre dağıtılmaya başlanan demir yolu imtiyazı ulaşım ağını gayri millî bir duruma getirmiştir. Yatırımcıları çekebilmek için demir yolu hattı boyunca 5 veya 10 km’lik bir coğrafyadaki yer altı ve yer üstü kaynakları inşaatı gerçekleştiren firmanın kullanımına sunulduğu gibi kilometre garantisi de uygulanmaktaydı. İşletmeyi yapan şirketler kadar onların tercih ettiği çalışanları da çoğunlukla yabancı uyruklu kişilerden oluşmaktaydı.

Demiryolu

Demiryolu ile ulaşıma büyük önem veren Cumhuriyet hükûmetleri hat uzunluğu ve sayısını artırmanın yanında önemli oranda millîleştirme faaliyeti gerçekleştirmiştir. Osmanlı Devleti’nden devralınan demir yolu ulaşımında 1923 yılı itibarıyla hat uzunluğu 3.756 km, tren kilometresi 1.427.000 km idi. 1938 yılına gelindiğinde ise 7.148 km hat uzunluğuna karşın tren kilometresi 15.598.000 km olmuştur. On iki yıllık savaş döneminin yıkımlarına karşın on beş yılda ortaya konulan %100’lük artış dikkate değer bir gelişmeyi işaret etmektedir.

Karayolu

1923’te 2.500 km olan karayolları, 1938 itibarıyla 21.575 km uzunluğa erişmiştir. Karayolu ağında da önemli ölçüde bir artış sağlanmıştır. Ancak bunlar o devir için de yeterli değildir. Ayrıca taşımacılığın gerek ekonomik gerekse sosyal açıdan önemi göz önüne alındığında Cumhuriyet idaresinin memleketin kan damarları olarak nitelediği ulaşım ağını millîleştirmesi ve geliştirmesi bir mecburiyetti. Diğer yandan Cumhuriyet’in ilk on yılında bu sahada girişilen yatırımların çok kısa sürede gerçekleştirilmeye çalışılması bütün fedakârlıkların bir nesle yüklenmek istenmesi olarak görülmüş ve eleştiri konusu olmuştur.

Ekonomik Durum

Osmanlı Devleti’nin son yıllarındaki ithalat ve ihracat dengesine baktığımızda; Devlet’in alım satım oranının oldukça dengesiz seyrettiğini söyleyebiliriz. Elbette ki son yüzyılda gerçekleştirilen ve millî üretimin tamamen önünü tıkayan anlaşmalar bu neticenin önemli sebepleri arasındadır. Dışarıya ancak tarım ürünleri ve ham madde satabilen bir ekonomi söz konusudur. Dışarıya ham madde satıp onları mamul madde hâlinde ithal etmek dış ticaretin değişmez özelliği ve zaafı hâline gelmiştir.

1923 yılında yapılan 497.000 ton ithalatın değeri 87.000.000$=145.000.000 lira iken yine 1923 yılında gerçekleştirilen 368.000 ton ihracatın değeri 51.000.000$=85.000.000 lira olmuştur. Bir diğer ifade ile devletin ihracatı ithalatını karşılamak bakımından yetersizdir. Bu durumda dış ticaret dengesi olumsuz olarak etkilenmiştir. İhracatın ithalatı karşılama oranı %58.5 olmuştur. Yukarıda işaret edilen hususları destekleyecek biçimde hizmet sektörü millî gelirin en önemli kalemini oluşturmaktaydı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında dolar kuru 1 dolar = 1.67 türk lirası olarak gerçekleşmiştir.

İktisadi vaziyetin mahiyetini anlamak açısından Cumhuriyet’in ilk yılında gayri safi millî hasılanın içerisindeki sektör paylarına bakmak, Cumhuriyet’in nasıl bir miras devraldığına ışık tutacaktır. 1923 yılı itibarıyla 952.600.000 olan gayrisafi millî hâsılanın 377.300.000 lirası tarım sektöründen, 125.700.000 lirası sanayi sektöründen ve 449.600.000 lirası da hizmetler sektöründen elde edilmektedir. Bir diğer deyişle tamamen bir tarım ülkesi söz konusudur. Ülkede kişi başına düşen millî gelir ise 75.7 TL (45.3 $) dır.

Ülkenin düşman istilasından kurtarılmasını çağdaş ve tam bağımsız olmak için yeterli görmeyen Cumhuriyet idaresi bu hedefin gerçekleştirilebilmesi için hakiki ve en kuvvetli temeli ekonomide görmüştür. Atatürk; siyasi, askerî başarıların ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik başarılar ile taçlandırılmazlarsa elde edilen zaferlerin az zamanda söneceği düşüncesiyle iktisadi yapımızın güçlendirilmesi ve geliştirilmesi hedefini göstermişti.

Gazi Mustafa Kemal, zemini de şöyle tarif etmekteydi. “Memleketimiz ziraat memleketidir. Bu itibarla halkımızın ekseriyeti çiftçidir, çobandır. Binaenaleyh en büyük kuvveti, kudreti bu sahada gösterebiliriz ve bu sahada mühim müsabaka meydanlarına atılabiliriz”. Ülkenin gelişmesi için tarımın yanı sıra ticaret, zanaat, sanat alanlarında da büyük atılımlar yapılması ihtiyacı açıktı. Bu hedef için yapılacak programların bütün esasları ekonomik programdan çıkarılmalıydı, zira her şey bunun içinde vardır. Söz konusu atılımın kadrosu için ise Atatürk gençliğin bu hedefe uygun yetiştirilmesi gerekliliğinin altını çizmiştir: “evlatlarımızı o suretle talim ve terbiye etmeliyiz, onlara o suretle ilim ve irfan vermeliyiz ki, âlemi ticaret, ziraat ve sanatta ve bütün bunların faaliyet sahalarında müsmir (verimli) olsunlar, müessir (etkili) olsunlar, faal olsunlar, ameli bir uzuv olsunlar”.

TBMM Hükûmetinin kuruluşu ile birlikte daimi olarak zirai üretimi artırmak ve sahipsiz, vakıf ve devlet malı arazileri topraksız köylüye dağıtmak yönünde çeşitli uygulamalar yapılmıştır.

On beş yıllık dönemin sonunda gayrisafi millî hasılanın %100 arttığını görmekteyiz. Söz konusu sektörler açısından sadece sanayi gelirlerinde yaklaşık %150’lik bir artış söz konusudur. Tarım ve hizmet sektörleri genel artış oranında kalmışlardır.

Cumhuriyet’in ilk on beş yıllık döneminin sonunda, arada yaşanan dünya iktisadi buhranına rağmen önemli bir gelişme söz konusudur. Nitekim, 1938 yılında gerçekleştirilen 844.000 ton ithalatın karşılığı olarak 119.000.000$=150.000.000 ödenirken aynı yıl yapılan 1.447.000 ton ihracatın geliri 115.000.000$= 145.000.000 olmuştur. Bu süreçte 1$=1.26 seviyesine inmiştir.1938 yılı itibarıyla dış ticaret dengesi -3.9 seviyelerine inmiş ve ihracatın ithalatı karşılama oranı %96.7’ya çıkmıştır. Bu arada 1930’da başlayan ihracatın ithalatı dengeleme oranının 1937 de %120.6’ ya kadar çıktığını belirtmeliyiz.

Burada işaret edilmesi gereken bir diğer nokta ise söz konusu 15 yıllık süreç içerisinde devamlı bir yükselişin sağlanmış olmasıdır. Türkiye’nin 1929 yılına kadar Osmanlı döneminden geçerli gümrük vergisi oranlarını uygulamak zorunda kalmasına, dış ticaretin bu yıla kadar açık vermesine dikkat edilirse üretimde gerçekleştirilen artışın bu gelişmeye imkân sağladığı kolaylıkla anlaşılır. Aynı dönemde gayrisafi millî hasıla ve kişi başına düşen millî gelirin hem Türk lirası hem de dolar cinsinden toplamda %100 arttığını söylemek mümkün görünmektedir.

Bir Cevap Yazın