Cumhuriyet’in ilk Yıllarında Siyasi Düzenlemeler

SALTANATIN KALDIRILMASI

Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından girişilen barış konferansı hazırlıkları esnasında mevcut devlet yapısını; saltanat ve hilafet makamlarının durumunun bir an önce netleştirilmesi zaruretini ortaya çıkaran gelişmeler yaşanmıştı. Sadrazam Tevfik Paşa’nın barış görüşmelerine birlikte gitme çağrısını içeren telgrafları TBMM’de İstanbul yönetimi aleyhindeki tepkileri alevlendirmiştir.

TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği 17 Ekim 1922 tarihli telgrafında Tevfik Paşa son başarılardan sonra İstanbul ile Ankara arasındaki anlaşmazlık ve ayrılığın giderildiğini, yakında Avrupa’da toplanacak barış konferansına her iki tarafta çağrılacağından, milletin iyiliğine yönelik konuları önceden görüşüp anlaşmak üzere güvendiği bir şahsı İstanbul’a göndermesi çağrısında bulunmuştur. Mustafa Kemal Paşa ise cevabında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin kurulduğundan beri Türkiye aleyhinde her teşebbüsü dikkatle izleyerek tedbir aldığının, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile şekil ve mahiyeti net olarak ortaya konan yeni devletin ordularının elde ettiği zafer üzerine gündeme gelen konferansta da “Türkiye Devleti’nin yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından temsil olunacağının, hukuki ve meşru olmayan heyetlerin devletin siyasetine karışmaları hâlinde mesul olacaklarını” da bildirerek fiilî durumu İstanbul Hükûmeti yöneticilerine bir kere daha hatırlatmıştır.

Buna mukabil Tevfik Paşa’nın 29 Ekim 1922 tarihli cevabı ilginç yaklaşımlar ile doluydu. Konferansa her iki tarafın da çağrıldığını belirterek İstanbul Hükûmeti’nin gitmemesi durumunda İslam aleminin ilgilendiği tarihî kimliğin yokluğa mahkûm olacağını, Ankara Hükûmeti’nin gitmemesinin de barışı yarım bırakacağını iddia ediyordu. Kendilerinin de Sevr Anlaşması’nın etkilerinin sınırlı kalmasında hizmetleri olduğu düşüncesiyle barışta milletten ayrı kalmak istemediklerinin altını çiziyordu. Ülkenin geleceği ve hukukunun korunması için Ankara temsilci göndermez ise kendilerinin Ankara’ya temsilci göndereceklerini açıklıyordu. Telgrafların Mecliste okunması üzerine söz alan çeşitli gruplardan milletvekilleri öncelikle İstanbul yönetiminin işgal döneminde ellerinden geldiği kadar engellemeye çalıştıkları Millî Mücadele’nin olumlu neticesinden pay alma çabasına tepki göstermişlerdir.

Diğer taraftan Tevfik Paşa’nın telgrafının ciddiye alınmaması ve işleme konmaması gerektiği düşünceleri de seslendirilmiştir. Bu tartışmalar sırasında İkinci Grup’un önde gelen simalarından Erzurum milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’in tespitlerine işaret etmek Türkiye Büyük Millet Meclisindeki fikrî ortamı tarif için gereklidir. Hüseyin Avni Bey kendi dâhil milletin maruz kaldığı haksızlık ve felaketlerden dolayı uyandığını, gözünü açtığını artık kendisine Büyük Millet Meclisi dahi hıyanet etse milletin bunu kabullenmeyeceğini vurgulamaktaydı. Tevfik Paşa’nın İstanbul yönetiminin elde edilen başarıda kendi ölçüsünde yardımı olduğu iddiasına karşın, “Türk milleti mukaddes davası için, değil İstanbul’dan cihandan bile fedakarlığın binde birini ancak görebilmiştir” diyen Hüseyin Avni Bey İstanbul yönetimini de “hiç olmazsa üzerimize kuvvet gönderip kuvvetimizi tenkısa (azaltmaya) sây etmeseydiler(çalışmasaydılar)” sözleriyle suçlamaktaydı. İstanbul Hükûmeti’nin Halifelik makamına papalık, patriklik gibi ruhaniyet atfettiklerine dikkat çeken Hüseyin Avni Bey, Meclisin her şeyi bünyesinde topladığı gibi o emaneti de muhafaza ettiğini dile getirmektedir. Hüseyin Avni Bey, İstanbul’a “sizin gideceğiniz konferansta bizim işimiz yoktur” denmesini teklif ediyordu.

Bundan sonraki konuşmalarda Meclisin her şeye hakim olup hilafet ve saltanatın da millet adına sahibi olduğunun altı çizilerek bunun açık ve net biçimde ilan edilmesi istenmiştir. Bu aşamada Sinop milletvekili Dr. Rıza Nur Bey, Türk milletinin aslında 23 Nisan 1920’de kararını verdiğini, hâkimiyetin millete ait olduğunu, dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıldığını, yerine dinç ve millî bir Türkiye devleti doğduğunu ifade etmiştir.

İstiklal Harbi’nde Doğu Cephesi’nde önemli başarılar kazanan Kazım Karabekir’ de İstiklal Harbi’nde düşmanın işini kolaylaştıranların bu gün de barış işini karıştırmak istediklerini ifade etmiştir. İstanbul Hükûmeti’nin fetvalar ve bu gibi yazışmalar ile düşmanın yurttan atılmasını iki sene geciktirdiğini belirten Karabekir bütün milletin bu insanlara lanet ettiğini belirtmekteydi.

Daha sonra söz alan ikinci grubun önde gelen temsilcilerinden Mersin milletvekili Selahaddin Bey, Meclisin milletin temsilcisi olarak 18 Temmuz 1920’de ettiği yeminle Misak-ı Millî dâhilindeki milleti ve vatanı kurtarmayı ve saltanat denilen makama lazım gelen hukuku zamanı geldiğinde kendisinin belirleyeceği esaslar dairesinde ve kendisinin vereceğini dolayısıyla günü geldiğinde bu konuyu Meclisin halledeceğini hatırlatmıştır.

Daha sonra sırasıyla Rauf Bey, Ali Fuad Paşa, Ali Fethi Bey gibi şahsiyetlerin söz almasından sonra İsmet Paşa’nın gerek İslam alemi gerekse ülke genelinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Türk milletinin gerçek temsilcisi olduğu kanaatinin umumi olduğunu belirtmesinden sonra Rıza Nur ve 80 arkadaşının verdiği önerge okunmuştur. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun otokrasi sistemiyle beraber yıkıldığı, Yeni Türkiye Devleti’nin millî halk esasları üzerine kurulduğu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun millî hudutlar dahilinde tek varisi olduğu, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile hâkimiyet hakkı millete verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın yok olup tarihe intikal ettiği, İstanbul’da meşru bir hükûmet olmadığı için idaresinin Millet Meclisi memurlarına devredilmesi gerektiği ve Türk hükûmetinin meşru hakkı olan hilafet makamını esir bulunduğu yabancıların elinden kurtaracağı belirtiliyordu.

Görüldüğü üzere saltanat kaldırılırken Osmanlı hanedanı ve hilafetin durumu hakkında net bir şey söylenmemişti. Bu durumun ikinci gruba mensup bazı milletvekillerinde rahatsızlık yarattığı anlaşılmaktadır. Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey, önergenin meclisin esas hukukuna ve istikbale yönelik olmakla beraber eksik olduğunu, Anayasa’ya göre hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu göz önüne alınarak hâkimiyetin kullanımına ait yeni düzenlemenin halka iyice anlatılması gerektiğini seslendirmiştir. Hüseyin Avni Bey, teklifin Anayasa’ya dahil edilmek şartıyla tamamlanmasının lüzumunu savunmaktaydı. Teklif sahibi olarak söz alan Rıza Nur Bey ise mevcut siyasi ikiliğin mücadelenin aleyhinde işlediğine dikkat çekerek Osmanlı Devleti’nin ve onun şahıs hükûmetinin yıkıldığını, yerine milletin iktidarının geldiğini, yapmak istedikleri şeyin yeni durumu açıklığa kavuşturmak olduğunu ifade etmiştir. Ancak yapılan oylamada karar yeter sayısının olmadığı görüldüğü için netice alınamamıştır.

1 Kasım 1922 tarihli oturumda ise Rıza Nur Bey’in teklifindeki altıncı madde;-hilafetin Osmanlı hanedanına ait olup, Türkiye Devleti’nin de hilafet makamının dayanağı olduğunu, halifeliğe TBMM tarafından bu hanedanın ilim ve ahlak bakımından en iyi yetişmiş olanının seçileceği- şeklinde düzeltilmesi ile buna büyük ölçüde benzeyen, ancak hilafeti babadan oğula geçmek üzere Osmanlı hanedanına bırakan Hüseyin Avni Bey’in “tadil name” teklifini tartışmıştır. Bu aşamada söz alan Mustafa Kemal Paşa, Türk ve İslam tarihi üzerinde kısa bir hatırlatma yaparak Peygamber ve dört halifesinin devlet idaresine geliş şekillerini hatırlattıktan sonra Selçuklu tarihinden örnekler vererek Sultan Melikşah ile Abbasi Halifesi arasındaki ilişkileri değerlendirmiştir. Melikşah’ın devletin hâkimiyet ve saltanatını temsil ederken hilafet makamını da muhafaza ettiğine dikkat çeken Mustafa Kemal Paşa, mevcut durumda da hilafet makamı muhafaza edilerek onun yanında hâkimiyet ve saltanat-ı millîyenin bulunduğunu belirtmektedir.

Mustafa Kemal Paşa’ya göre “Bütün Türkiye halkı bütün kuvvetiyle hilafet makamının dayanağı olmayı doğrudan doğruya yalnız vicdani ve dini bir vazife olarak taahhüt ve tekeffül” etmekteydi. Padişahlığın ortadan kalkması ile halifeliğin ne olacağı sorusunun ortaya çıktığına dikkat çeken Mustafa Kemal Paşa, hilafet ile saltanat ve hâkimiyet makamlarının yan yana bulunmasının en tabî hâllerden olduğunu belirtmiştir. Ancak saltanat makamında milletin kendisinin oturduğunu, hilafet makamında ise dayanağı Türkiye Devleti olan bir şahsın oturacağını göstermişti. Bu durumdan beklentilerini ise “bu suretle bir taraftan Türkiye halkı çağdaş ve medeni bir devlet halinde her gün daha sağlam daha mesut ve müreffeh olacak, her gün daha çok insanlığını ve benliğini anlayacak, kişilerin ihaneti tehlikesine maruz kalmayacak, diğer taraftan hilafet makamı da bütün İslam âleminin ruh ve vicdanının bağlantı noktası olabilecektir” sözleriyle ifade etmiştir. Mustafa Kemal Paşa aynı anlama gelen diğer tekliflerin de birleştirilerek bir an evvel Meclisin oyuna sunulması temennisiyle konuşmasını bitirmiş ancak ikinci grup üyelerinden gelen teklifler üzerine Şer’iye, Adliye ve Kanun-ı Esasi Encümenlerine havale edilmiştir.

Encümende saltanat ve hilafetin ayrılıp ayrılamayacağı tartışmaları uzayınca, Mustafa Kemal Paşa söz alarak milletin isyan ederek hâkimiyetini eline aldığını, kabul edilmesinin iyi olacağını belirtmiştir. Bu müdahale üzerine komisyon teklifi oy birliği ile karara bağlamış ve aynı günün ikinci celsesinde Meclis Genel Kuruluna sunmuştur. Buna göre: Türkiye halkı millî iradeye dayanmayan hiçbir kuvvet ve heyeti tanımadığı gibi, İstanbul’daki şahsî hâkimiyete dayalı hükûmet şeklini 16 Mart 1920’den itibaren ve ebediyen kaldırmıştır. Bu karar bir muhalif dışında bütün milletvekillerinin oy birliğiyle kabul edilmiştir. Burdur Milletvekili İsmail Suphi (Soysallıoğlu) ve İcra Vekilleri Heyeti Reisi Rauf Bey karar gününün bayram olmasını teklif etmişlerdi.

Saltanatın kaldırılması sürecinde yapılan tartışmalar;

Osmanlı aydınlarının genelinde görülen yapılan ve yapılacak atılımların, düzenlemelerin her şartta Osmanlı hanedanı idaresinde gerçekleştirilmesi gerektiği düşüncesinin Büyük Millet Meclisindeki bir grup milletvekilinde de devam ettiğini göstermektedir.

Savaşın başarıyla sonuçlandırılarak millî hâkimiyetin Büyük Millet Meclisinde tecelli etmesi dolayısıyla Buhara, Afganistan ve yurdun çeşitli yerlerinden tebrik telgraflarının mecliste okunması bu aşamada edinilen ve moral destek sağlayan iç ve dış destek için bir ölçü olmalıdır.

Saltanatın kaldırılması kararından sonra üzerinde sadece halife unvanı kalan Vahdettin’in kaçış gününe kadar İstanbul’da yaşananlar hakkında pek net bilgiler yoktur. Ancak 4 Kasım 1920 tarihi ile hükûmetin toptan istifa etmesinden sonra Vahdettin’in yurt dışına kaçacağı söylentileri çıkmıştır. İçişleri eski Bakanı Ali Kemal Bey’in kaçırıldıktan sonra linç edildiğinin duyulması, İstanbul’da saltanat karşıtı birtakım gösterilerin yapılması ve Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın kendisini muhatap almaması üzerine paniğe kapıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim 16 Kasım 1922 tarihinde İngiliz işgal kuvvetleri komutanlığına yaptığı yazılı başvuru ile İngiltere’ye sığınmıştır.

18 Kasım 1922 tarihli toplantının beşinci celsesinde hükûmet halife Vahideddin Efendi’nin İngilizlere sığınarak İstanbul’dan ayrıldığını bildirmiştir. Meclis, Şer’iye Vekili Vehbi Efendi’nin bir fetvası ile “hilafetten bilfiil feragat etmekle şer’an münhali’ (tahttan indirilmiş) olduğuna” karar vermiştir. Yeni halife için yapılan seçimde 163 milletvekili oy kullanmış, Abdülmecid Efendi 148 oyla halife seçilmiştir. Meclis’te mevcut anlayışların dikkat çekici bir göstergesi olmak üzere Meclisin Halife’ye bağlılık arz etmesi hususunda hararetli tartışmalar yapılmış ve 15 kişilik bir TBMM heyeti 24 Kasım 1922’de yeni halife tarafından kabul edilmiştir.

Gelişmelerin istikametini göstermesi bakımından önemli bir husus da Halife Abdülmecid’in Meclisin seçim kararı kendisine tebliğ edildikten sonra Ankara’ya gönderdiği ilk telgrafta dikkati çekmektedir. Halife, “Cuma selamlığında Fatih Sultan Mehmet tarzı bir sarık sarmak, hil’at giymek isteğini bildirirken, İslam alemine yayınlayacağı beyannamede Vahdettin hakkında bir şeyler söylemek istemediğini, ancak memleketin selameti gerektiriyorsa bunu dahi yapabileceğini” ifade etmiştir. Abdülmecid Efendi’nin bu yaklaşımı ile Mecliste ortaya çıkan halifeye tâbi olma eğilimi Mustafa Kemal Paşa’yı halifelik meselesini daha etraflı bir şekilde düşünmeye itmiştir.

Adım Adım Yeni Sisteme Geçiş

Yukarıda bahsedilen Türkiye Büyük Millet Meclisinin halifeye biat etmesi düşüncesini seslendirenler halifeyi mevcut hâlde saltanat sıfatına sahip olmadan devletin başkanı ve sahibi sayıyorlardı. Yayımladıkları Hilafet-i İslamiye ve Büyük Millet Meclisi başlıklı bir kitapçıkla saltanatın hilafetten ayrılarak kaldırılmasından halkın tereddüte düştüğünü, hâlbuki hilafetin hükûmet demek olduğunu iddia etmişlerdi. Hilafetin haklarını hiç kimsenin ve hiçbir meclisin kısıtlayamayacağını dolayısıyla meclisin halifenin meclisi olduğunu savunuyorlardı. Buna mukabil konuya açıklık getirmek üzere hilafetin asıl bu düzenleme ile gerçek yerini bulduğunu savunan 30 kadar makaleden oluşan Hilafet ve millî Hâkimiyet adlı derleme bir kitap neşredilmiştir.

Bu esnada Mustafa Kemal Paşa ise İstanbul basınının sahip ve başyazarlarından oluşan bir heyet ile mevcut durumu, yapmak istediği şeyleri ve basının oynayabileceği rolleri görüşmekteydi. Bu görüşmelerde “Bizce mesele hallolunmuştur. Kendisi meşgul olmazsa ve kendisinden menfaat tasavvur edenler kıpırdamazsa bizce mesele hallolunmuştur” diyen Mustafa Kemal Paşa’nın bu aşamada mevcut şekli ile hilafetin muhafazasını düşünmekte olduğu söylenebilir.

Aslında bu aşama Mustafa Kemal Paşa’nın uğrunda mücadele verdiği yeni rejim ve düzenlemeler için gerekli olan zemini hazırlama dönemidir. Zira saltanatı kaldırırken yaşananlar milletin geleceğini yönlendirecek köklü değişimlerin mevcut kadro ile gerçekleştirilemeyeceğini ortaya koymuştur. Bu düşünceden hareketle Atatürk, yapmak istediklerinin ilk aşaması olarak yeni devletin rejimini netleştirecek adımlar atmak gerektiğini görmüştür.

Atatürk düşüncesinin temel ögelerinden her işte meşru olmak, dolayısıyla halk ile beraber hareket etmek prensibi uygulamaya konmuş;

Mustafa Kemal Paşa, yapmak istediklerini aşama aşama gerçekleştirmek üzere önce halk ile görüşmeye başlamıştır. Çeşitli yerlerdeki temaslarında tüm halkı kucaklayacak bir parti kurmak isteğini dile getirmiş, vatandaşların beklentilerini öğrenmek istemiştir. Bu aşamada vatandaşlara; elde edilen başarının tek bir kişiye değil milletin umumuna ait olduğunu, bu neticeye sahip çıkmalarını, iradelerini hiç kimseye koşulsuz olarak terk etmemelerini öğütlemesi kurmak istediği düzenin işaretlerini de vermiştir. Yapılacak işlerin başında ikinci aşama olarak devletin mevcut sınırları ile dünyada tanınmasını sağlayacak barışın gerçekleşmesi, devletin bir daha eski rejim ve anlayışa dönmemesi için kesin adımların atılması gerekiyordu. Bu arada Mecliste mevcut şartlarda barışın kabullenilemeyeceği düşüncesi umumileşmekte, milletin kararına başvurulması istenmekteydi.

Mustafa Kemal Paşa saltanatın kaldırılmasını, Anayasa’nın hâkimiyeti kayıtsız şartsız millete veren hükümlerini en kesin bir şekilde sağlamlaştırarak yeni Türkiye devletinin esaslarını belirlemek şeklinde değerlendirmekteydi. 1 Kasım 1922 kararının yani Saltanatın kaldırılmasının, bütün milletin uğrunda canını feda etmeyi göze aldığı kurtuluş reçetesi olan Misak-ı Millî’nin “kudret, kuvvet ve mahiyeti ile aynı değerde olduğunu” ifade etmektedir.

Mustafa Kemal vatanın kurtuluşu sağlandığı zaman dahi gevşemeyi elde edilen neticenin muhafazası bakımından tehlikeli görmekte, yeniden eski rejime dönüş heveslilerinin faaliyetlerine karşı milletvekillerini uyarmakta, 1 Kasım 1922 Kararı’nın, bütün kanun ve kararların üzerinde bir değere sahip olduğunu hatırlatmaktaydı.

Gazi Mustafa Kemal’e göre; her türlü hürriyet, eşitlik ve adaletin en üst düzeyde sağlanması ve korunması da millî egemenlikle mümkündür. Ona yönelecek her türlü tenkit ve tehdit de hiçbir şekilde meşru olmayacaktır, dolayısıyla cezalandırılmalıdır.

Lozan’da yapılan görüşmelerde İtilaf Devletlerinin dayatmalarının Büyük Millet Meclisince kabul edilemez bulunması üzerine ülkeyi düşman işgalinden kurtarmış olmakla görevini yaptığını düşünen Birinci Meclisin barış hususundaki kararı milletin yeni temsilcilerine bırakma olgunluğu göstermesi ve oy birliği ile seçimlere gitme kararı alması millî egemenlik düşüncesinin fiilen hayata geçirilmesi olarak değerlendirilmelidir.

Saltanatın kaldırılması ile gelinen aşamadan bir şekilde geri dönüş olmamasını temin için 15 Nisan 1923’te 334 numaralı ek kanunla, saltanatın ilgası, egemenliğin vazgeçilemez, bölüştürülemez ve devredilemez şekilde Büyük Millet Meclisince temsil edildiği esasına karşı söz, yazı ya da fiillerle direnen, kargaşalık çıkaranların vatan haini olacakları kabul edilmiştir.

3 Mayıs 1923 tarihinde 320 sayılı Kanun ile Geçici Seçim Kanunu’nda seçmen yaşı ve milletvekili sayısı 50.000 yerine 20.000 erkek nüfus için bir kişi olmak üzere artırılmıştır. Bu hamlelerin ardından Mustafa Kemal Paşa, Mecliste birlikte çalıştığı Müdafaa-i Hukuk grubunun Halk Fırkasına dönüşeceğini de bildiren 9 Umde’yi yayımlamıştır.

Yapılan seçimlerden sonra oluşan ikinci dönem Meclisin neredeyse tamamı Müdafaa-i Hukuk listesinin adaylarından meydana gelmiştir. Seçimlere organize olarak giremeyen muhalif adayların halk tarafından tercih edilmemesi aynı zamanda Türk milletinin Mustafa Kemal Paşa’ya olan güveninin en anlamlı göstergesiydi. İşte bu güvenle harekete geçen Paşa, mevcut durumda karışıklıklara neden olan siyasi yapıyı asli yerine oturtma işlemine geçmiştir. İkinci Meclis döneminde İstanbul, Büyük Millet Meclisi ordularınca teslim alınmış, Ankara yeni devletin başkenti yapılmıştı. İkinci dönem Meclisin en önemli icraatlarının başında 29 Ekim 1923 tarihinde idare şeklinin cumhuriyet olduğunu ilan eden kararı gelmektedir. Bu kararın tarihî önemi çok büyüktür.

Türk milleti ve ülkesinin düşman işgalinden kurtuluşu mücadeleyi bu noktaya kadar getiren kadronun ortak idealiydi. Ancak gerek saltanatın kaldırılması sırasında gerekse yeni halifenin seçilmesi esnasında mecliste görülen hanedana tabi olma anlayışının devamı radikal birtakım çözümler getirilmediği sürece eski sistemin devamını kaçınılmaz bir netice olarak göstermekteydi. Halkın da asırların getirdiği bir ihmalkârlık ve her şeyi yöneticilerden bekleme alışkanlığı ile savaşarak elde edilen ve kendisine sunulan iktidarına sahip çıkma konusunda yavaş davranacağı görülmüştü. İkinci dönem Meclisin üyelerinin tamamına yakını Müdafaa-i Hukuk listesinden çıkmış olmakla birlikte ülkede bir takım işler gerçekleştirebilmek için halifelik – padişahlık gibi yaptıkları halk tarafından meşru kabul edilecek, sorgulanmayacak büyük makamların muhafazasını zorunlu gören milletvekili sayısı az değildi.

Bir Cevap Yazın