Arrival Filmini Hala İzlemeyenlerden Misiniz? Dairesel Zaman Algısını Kaçırmayın!

 

 

 

Arrival, 2016 yılında en çok tartışılan ve beğenilen filmler arasına girdi. Sebebi ise, filmin temelinin Sapir-Whorf-Hipotezine dayanıyor olmasıydı. Bu hipotezi ilerleyen satırlarda anlatacağım…Şimdi konuya kaldığım yerden devam ediyorum.

Arrival filmi; dilbilim, zaman algısı, bilim-kurgu, iletişim ve kader algısı üzerine yoğunlaşmış ve insan zihnini sorgulamaya iten bir altyapıya sahip. Filmin bu özellikleri, izleyicileri farklı bakış açılarıyla düşünmeye davet ediyor. Eric Heisserer bu filmi, Chiang’ın “Story of Your Life” kitabından esinlenerek senaryolaştırmış.

Arrival filmini seyretmeye başladığınızda; iletişim, dilbilim ve kader üzerine yoğunlaşmanıza ve kendinize birçok soru sormanıza da sebep oluyor. Bu yüzden oldukça iddialı bir film diyebilirim.

Arrival filmi ilk seyrettiğimde çok ilgimi çekmiş ve zihnimde birçok bilinç koridorları açmıştı. Özellikle de uzaylıların, filmin ana karakteri ve bir dilbilimci olan Louise ile iletişim kurma şeklinden çok etkilenmiştim.Filmde bir uzaylı, kollarının biriyle havaya doğru püskürttüğü dairesel bir sembol aracılığıyla Louise ile iletişim kurmaya çalışıyordu. Louise ise, uzaylının kullandığı sembolün onlara ait bir dil olduğunu düşünüp kendilerine nasıl bir mesaj vermeye çalıştığını merak edip araştırıyordu. Uzaylıların kullandığı dairesel dilin şekli aynı olmasına rağmen etrafında olan kısa ve uzun şekiller değişkenlik gösteriyordu. Louise, bunları araştırırken olağanüstü olayları da deneyimlemeye başladı.

Filmi seyrederken ilk aklıma gelen soru ise,”Uzaylıların gönderdikleri dairesel mesajlar, onların diline mi yoksa bizim dilimize mi ait?” olduğuydu. Eğer kullandıkları dairesel dil onların konuşma dili ise, onlar gibi düşünmek ve algılamamız gerekecekti. Yoksa onları anlamamız mümkü olmayacaktı. Ya da bu dairesel dil, bize ait ise henüz algılayamadığımız bir dil yapısına sahip olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmek ve ne olduğunu anlamak sorumluluğunda kalacaktık.

Filmi izleyip bitirdikten sonra, lineer zaman algımı da sorgulamaya başlamıştım.Yani anlayacağınız kafamda deli sorular! Ciddi bir bilinç açılımı yaşamaya başlamıştım ve bunun peşini bırakmaya da hiç mi hiç niyetim yoktu. Filmi her ayrıntısına dikkat edecek şekilde tekrar izlemeye başladım. Ve ilk seyrettiğimde kaçırmış olduğum anları da yakalamış ve anlamlandırmış oldum. Şimdi film hakında size biraz spoiler vereceğim. Sonrasında ise kendi yorumlarıma devam edeceğim…

 

Arrival( geliş) Denis Villeneuve tarafından yönetilen ve senaryosu yazar Ted Chiang’in Story of Your Life adlı kısa hikâyesinden Eric Heisserer tarafından uyarlanmış ve 2016 yapımı Amerikan bilim kurgu-dram filmidir.  Filmin kadrosunda
Amy Adams, Jeremy Renner ve Forest Whitaker yer almaktadır.
Filmin yayın tarihi: 11 Kasım 2016 (Rusya)
Yönetmen. Deniz Villeneuve
Diller: İngilizce, Rusça, Strandart Çince
Ödüller: En iyi ses kurgusu oscar’ı
12 uzay gemisi, beklenmedik bir şekilde atmosferden  girip farklı noktalara giderek havada asılı dururlar.  Dünyadaki askeri güçler neler olduğunu anlamak için araştırma yapmaya başlar. Bu gizemli gemilerin nereden ve ne amaçla geldiklerini anlamak için Amerikan hükümeti iki uzman getirir.  Az bilinen dillerin çevirilerinde uzmanlaşmış bir dilbilimci olan Dr. Louise Banks (Amy Adams) ve iletişim meselelerini normal insanların sayısal denklemleri ile çözdüğü biçimde tahlil eden* bir matematikçi olan Lan Donnelly (Jeremy Renner).
12 gemiden biri Amerika’nın Montana eyaletine iniş yapar(havada asılı durur) Louise ve Lan apar topar uzay gemisinin yanına kurulan ana kampa getirilir. Her 18 saatte bir bu uzay gemisinin kapısı açılır ve bir keşif ekibinin içeri girmesine izin verilir. Louise ve Lan, uzaylılarların neden geldiklerini öğrenmek ve iletişim kurmak için görevlendirilir. Bu arada Lan , iki uzaylıya  Abbott ve Costello isimlerini verir ve Louise ile bilgisayar ortamında onların sembol dilini çözmeye çalışırlar…
Bu kadar spoiler vermenin yeterli olduğunu düşünüyorum. Bu ara izlemeyenlere hatta bir kere izlemiş olanlara da öneriyorum. Neden mi? Cevap gayet basit, filmi bir kere izlediğinizde, zihninize kayıtlı olmayan birçok yeni data ile karşılaşacaksınız. Örnek vereyim; Sapir Worf Hipotezi (döngüsel zaman) bu konuyu daha önce görmemişseniz ve zihninizde böyle bir data mevcut değilse, filmi ilk seyrettiğinizde algılayamayacak ve anlamlandıramayacaksınız demektir. Bu yüzden bir konuyu anlamak için o konu hakkında zihnimizde bilginin mevcut olması gerekir. Bu yüzden filmin konusunu anlayabilmek için o konuyla ilgili altyapımız olması şart. Ee! Ne duruyorsunuz? Araştırmaya şimdiden başlayın derim.
Gelelim benim yorumlarıma… Nerede kalmıştım? Ah! Evet, filmi seyrettikten sonra yaşadığım bilinç açılımlarını ve farkettiğim bazı olasıklıları anlatacaktım. O halde hazır olun! Arrival’ı ilk seyrettiğimde gözüme ilk çarpan şey, Sapir Worf Hipotezi olmuştu. Bu hipotezi canlı canlı yaşıyor ve hayatımda uyguluyordum. Ve bunun bilimsel bir şey olduğunu ilk duyduğumda “Aha! işte bir kanıt! ve ben yaşadığım şeyi açıklayacağım bir alan buldum.” demiştim kendime. Şimdi size bu konudan bahsedeceğim. O halde kemerlerinizi sıkı bağlayın, birazdan olasılıklar evrenine bir yolculuk yapacağız.
                                                          SapirWhorf Hipotezi
1950’lerde Dilbilim dünyasına ismini duyuran Sapir-Whorf Hipotezi, insan düşüncesinin sahip olduğu dile bağlı olduğunu söylemiş ve savunmuştur. Düşünce ve davranışların dile bağlı olduğunu söyleyen hipotez, kendi dilimiz ve sözcüklerimiz ne kadarsa ancak okadar dünyayı anlayabildiğimizi savunur. Dilbilimci olan Edward Sapir ve Benjamin Lee Whorf’a göre, “İnsan kendi dilinden başka dili tam olarak anlayamaz.”
Ta ki, farklı bir dil öğrenene kadar… Bu da benim hipotezim 🙂
Bizler bebekliğimizden itibaren zamanı lineer (doğrusal zaman) olarak öğreniriz. Ve böyle bir algı ile büyütülürüz. Dairesel zaman(döngüsel zaman) bize paradoksal gelir. Hafızamızda kayıtlı olan bilgi, geçmiş-şimdi-gelecektir.  Böyle bir zihinsel programla büyüdüğümüz için farklı bir zaman algısı bize anlaşılamaz gelir ve hatta farklı bir zamanın olmadığına kendimizi inandırabiliriz. Bilimsel düşünen bir zihin yapısına sahipsek, her şeyin mümkün olabileceğini biliriz. Ya da tam tersiyse dilimizin dışındakileri anlayamadığımız için redderiz. 

 

Bu hipotez üç farklı aşamada sunulmuştur;

1- Dil düşünceyi kesin olarak belirler.

2- Dilin yaptığı keskin biçimde düşünceyi kesin olarak belirler.

3- Dilin ancak dil kodlu işlerde belirleyici olduğudur.(Bu oldukça tartışmalıdır çünkü dilin yeniden tanımlanması gereğini ortaya koyar.

 

Özellikle filmde bir replik çok dikkat çekiciydi.

“Eğer ben bir çekiçsem, her şeyi çivi olarak görürüm.” 

Bu cümlelerdeki anlamı siz yorumlayın artık… 😉

 

 

Başka bir konuda, farklı bakış açılarıyla görüşmek üzere…

 

Eleştirel düşün, kendin ol!

Talia Hamza

 

 

 

Bir Cevap Yazın